“KUR’AN, DİNİN TEK KAYNAĞIDIR.” DİYENLER İÇİN YÖNTEM
(NAMAZ / SALAT ÖRNEĞİ)
-5-
Ramazan Demir, 2025
5. KUR’AN’DAKİ CÜMLELERİN SABİTLİĞİ
Bilindiği üzere, Kur’an’ın, İslam dininin temel (bize göre tek) kaynağı olduğu hususunda hiçbir ihtilaf yoktur. Çok çeşitli fırkalara bölünmüş olsalar da Müslümanların hepsi Kur’an’dan bir referansı olmayan veya en sonunda Kur’an’a dayanmayan hiçbir görüşün veya inancın ‘sahih’ olamayacağı hususunda ittifak etmişlerdir yani Müslümanların tamamı, Kur’an’ı İslam’ın kurucu kaynağı olarak kabul etmiş ve buna inanmışlardır. İşte Kur’an’a yüklenilen bu yüksek değerden dolayı diller için de büyük öneme sahip olan “cümlelerin sabitliği” meselesi Kur’an için çok daha büyük öneme sahip bir konu olmaktadır çünkü dillerdeki cümleler bir inanca referans değillerken Kur’an’daki cümleler inancın tek referans değeridir, bu yüzden Kur’an’daki cümleleri sabitlemek, dillerdeki cümleleri sabitlemekten daha önemlidir.
‘Cümle’ kelimesi Arapça bir kelime olmasına rağmen bildiğimiz manada söz dizgesini anlatacak şekilde Kur’an’da hiç geçmemektedir. Kur’an’da ‘cümle’ kelimesinin kök harfleri olan ج م ل (CML) harflerinden türemiş 11 kelime bulunmaktadır. Bunlardan 8 tanesi “güzel” anlamına gelen جَم۪يلً şeklinde, 1 tanesi “topluca” anlamına gelen جُمْلَةً şeklinde, 1 tanesi “deve” anlamına gelen الْجَمَلُ şeklinde ve bir tanesi de “halat” anlamına gelen جِمَالَتٌ şeklinde geçmektedir yani Kur’an kendi cümlelerini ifade edecek şekilde ‘cümle’ kelimesini kullanmamaktadır; onun yerine ‘ayet’ kelimesini kullanmaktadır.
Kur’an’ın kendindeki söz dizgelerini ifade etmesi için ‘cümle’ kelimesini değil de ‘ayet’ kelimesini kullanması hem Kur’an’ın kendisini açıklamada hem de insanın açıklananı anlamasında birtakım farklılıklar ve nevi şahsına münhasır bir durumun bulunduğuna işaret etmektedir. Mesela Kur’an, dillerin ‘ayetler’ olduğunu söylerken, insanların dilleri kullanarak kurdukları cümlelere ‘ayet’ dememektedir. Kur’an’daki söz dizgelerine ‘cümle’ değil de ‘ayet’ denmesinin ne gibi farklar oluşturduğunu anlamak için işe en baştan, her iki kavramın lügat manalarından başlayalım.
Kitabu’l Ayn’da ج م ل (CML) kökünden türemiş kelimelerin lügat manası için şu açıklamalar bulunmaktadır:
Kitâbü’l-Ayn’a göre ‘جمل’ (cemel) kökünün anlamları şunlardır:
Esas Anlam: Deve- Bu kelimenin temel ve en yaygın anlamı “erkek”tir. Kitâbü’l-Ayn’da genellikle bu anlamda kullanılmıştır.
Örnek: الجَمَلُ ذَكَرُ البَعِيرِ (El-cemelu zekeru’l-ba’ir) – Cemel, devenin erkeğidir.
Bir Şeyin Tamamı/Bütünü- Bu kök, bir şeyin parçalarının bir araya gelmesiyle oluşan bütün anlamını da taşır.
Örnek: وَجَمَلْتُ الشَّيْءَ جَمْعَةً (Ve cemeltu’s-şey’e: Cema’tuhu)- Ve eşyayı ‘cemeltu’ ettim: Onu topladım. Bu kullanım, bir şeyin parçalarını bir araya getirerek bütünü oluşturma eylemini ifade eder.
Güzellik ve Hoşluk- ‘جَمَال’ (cemâl) kelimesi bu kökten türemiştir ve güzelliği ifade eder.
Örnek: الجَمَالُ: حُسْنُ الخَلْقِ (El-cemâlu: Husnu’l-halk)- Cemâl: Yaratılışın güzelliğidir.
Kalabalık Topluluk (Nadiren)- Bazı kullanımlarda ‘جَمْل’ (ceml) kelimesi kalabalık bir topluluğu ifade edebilir.
Aynı kelimenin cümle anlamı ile ilgili Lisanu’l Arab’da şu ilave açıklama vardır: Bu anlamın türevi olarak “الجُمْلَة” (cümle), kelimelerin bir tutanakta bir araya gelerek anlam ifade etmesidir.
Bu açıklamalara göre ‘cümle’ kelimesinin anlamının “bir anlamı tam olarak ifade etsin diye ögelerin (bütünü oluşturan parçaların) hepsinin bir araya getirilerek oluşturulan söz dizgesi” olduğu anlaşılmaktadır. ‘Cümle’ kelimesini tanımlayan en belirleyici ifade “bütünü oluşturan parçaların bir araya getirilmesi”dir. Kelimenin bu sözlük anlamından şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır. Söz söyleyen, her cümlesini, kendi nefsinde bulunan bir anlamı, muhatabı bilsin ve anlasın diye kurar. Bu durumda ögeleri eksik, anlamı ifade etmede yetersiz kalan ve anlaşılmaktan ziyade bir anlam kargaşası oluşturan söze teknik olarak ‘cümle’ dense bile esas itibariyle ‘cümle’ denemez zaten böyle olması ‘dil’ olgusuyla da çelişir çünkü kelimesiyle, cümlesiyle ve gramer kuralları ile lisanlar, içte olan bir anlamın cümleler yolu ile muhatabına beyan edilmesi amacını taşırlar. Bu amacı gerçekleştirmeyen söz dizgeleri, ‘lisan’ olgusunun amacına uygun kullanılmaması anlamına gelmektedir. Evet, lisanlar ile açık anlamlar çok karmaşık hale getirilebilir, kolay anlaşılan bir söz hiç anlaşılmayan bir söze dönüştürülebilir veya dosdoğru bir söz baştan aşağı yalana kesmiş bir söze de dönüştürülebilir fakat bu, dillerin amacı veya varlık sebebi ile alakalı değildir; bu, dilleri var oluş amaçlarından başka şekillerde kullanmaktır. Yüce Allah, lisanları, insanlar hem hakikatlerle hem de kendi aralarında doğru bağlar kurmaları için bağışlamış ve onları ‘beyan’ olarak isimlendirmiştir zaten ‘beyan’ kelimesinin manası, içteki bir anlamın hiçbir kargaşaya veya anlam eksikliğine izin vermeden açıklanması anlamına gelen bir kelimedir. Kaldı ki aynı şekilde ‘lisan’ kelimesi de buna yakın bir anlama sahiptir. ‘Lisan’ kelimesi salt manada kelimelerin telaffuzuna veya anlamla kurduğu bağın doğruluğuna, açıklığına veya kapalılığına bakmadan art arda dizilen söz yığınları anlamına gelen bir kelime değildir; esasen ‘lisan’ kelimesi insanların konuşmalarından bağımsız olarak bizzat dilin kendisini ifade eden bir kelimedir. İnsanların konuşmaları ise lisanları kullanarak ürettikleri anlamlardır. Mesela, Arapçada, her konuşana değil fasih ve beliğ bir şekilde lisanın özelliklerini doğru kullanana ‘elsenu’ denmektedir; yine aynı şekilde bir mesajı dosdoğru ve açık şekilde ilettiği için elçiye ve bir kavmi her yönüyle doğru temsil eden kavmin sözcüsüne de ‘lisan’ denmektedir. Bunun zıddı olarak, ana dili Arapça olsa bile meramını tam anlatamayan, kapalı konuşan, anlaşılmaz ifadeler kullanan ve başkası tarafından açıklanmaya muhtaç söz söyleyen kişiye, “açık ve anlaşılır şekilde konuşamayan” anlamında ‘acemiyyun’ denilmektedir yani yalan söze, iftiraya, hakikate aykırı şekildeki açıklamalara, kapalı konuşmalara, meramını anlatmakta yetersiz kaldığı için anlama sorunu oluşturan ifadelere, başkasının açıklamasına muhtaç sözlere ve ister mana açısından isterse söz dizgeleri (cümleler) açısından hakikati beyan etme kapasitesinde olmayan sözlere ‘lisan’ denmemektedir.
İşte bu temelden hareket edildiğinde; lisanların amacı “insanın nefsindeki anlamı beyan (karışıklığa meydan vermeyecek şekilde açık) etmesi” ise, lisana ait gramer kuralları kullanılarak kurulan cümlelerin de bu amaca uygun olması gerekmektedir. Az önce de belirttiğimiz gibi, bu amaca uygun olup olmadığına aldırmadan, gramer kurallarını hiçe sayarak kelimeleri art arda dizmek asla ‘beyan’ olarak adlandırılmaz. İçeriği böyle olan bir kavil, söz sanatları açısından belagat harikası olsa bile ‘beyan’ veya ‘lisan’ olarak nitelendirilmeyi hak etmez.
Esasen dilin bizzat kendisi olan kısım, vazedilmiş gramer kuralları ve kelimelerdir. İnsanların bunları kullanarak cümleler üretmeleri, konuşmaları veya yazmaları lisanın kendisi değil, lisan kullanılarak elde edilen ürünlerdir, önceki satırlarda bunu detaylıca açıklamaya çalışmıştık. İnsanın vazedilmiş gramer kurallarını ve kelimeleri kullanarak cümleler kurmaları, dilin varlık amacına uygun olduğunda ‘lisan’ olarak nitelendirilebilir çünkü ancak bu durumda insanın iradesi ile dilin varlık amacı aynı gözede buluşmuş olmaktadır. Lisanların amacını ıskalamış veya sözün açık ve anlaşılır olmasına dair lisanın şart koştuğu gereklilikleri yok sayan bir cümle ne ‘açık’ ne ‘anlaşılır’ ne ‘beyan’ ne de ‘lisan’ olarak adlandırılabilir.
Kur’an’ın kendi cümlelerini ifade etmek için kullandığı ‘ayet’ kelimesine gelince, sözümüze zemin olsun diye bu kelimenin de lügat manalarını verelim. Kaynaklarda ‘ayet’ kelimesinin manaları hakkında en geniş açıklamanın Râgıb el-İsfahânî’nin el-Müfredat isimli eserinde geçtiğini görmekteyiz.
Bilgi almak istemede أَيُّ bir şeyin cinsini, türünü sormak, onu belirtmek için kullanılır. Bu hem haberde hem cevap cümlesinde kullanılır.
أَيّاً مَا تَدْعُوا فَلَهُ اْلأَسْمَاءُ الْحُسْنَى …Hangisini çağırırsanız fark etmez; çünkü O’nun Güzel İsimleri vardır (17/İsrâ 110);
أَيَّمَااْلأَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلاَ عُدْوَانَ عَلَيَّ …iki süreden hangisini bitirirsem bana karşı bir haksızlık edilmeyecek (28/Kasas 28).
الآيَة …Âyet ise, apaçık alâmet, gerçekliği açık olan her şey için kullanılabilir, açıklığı ortaya çıkmamış şeylerden asla ayrılmaz. Bir kişi onların açık kısmını kavradığında, onun bizzat idrak edemediği diğer tarafını da kavradığını anlar. Çünkü, onların her ikisinin de hükmü aynıdır. Bu mahsûsât/maddî hem de ma’kûlât/aklî alanlarda açıktır. Meselâ bir kişi izlediği yolun şartlar ne olursa olsun işaretsiz olmayacağını biliyorsa, işareti bulduğunda, yolu da bulduğunu bilir. Aynı şekilde bir şeyin yaratılmış olduğunu öğrendiğinde, onun bir yaratıcısının da olması gerektiğini bilir.
الآيَة …âyetin türediği kelime ya أَيُّ kelimesidir, çünkü: O, bir şeyi diğerinden ayırmaktadır. Ya da أَوَى إلَيْهِ sözünden alınmadır.
Doğru olan ise, آيَة …âyet kelimesinin sağlamlaştırma ve bir şey üzerinde durma anlamına gelen تَأَيُّي …sözcüğünden türetildiğidir.
Bu anlamda تَأَيَّ denir ki, yumuşak davran demektir ya da أَوَى إِلَيْهِ sözünden alınmıştır. Yüksek binaya da bunun için آيَة …âyet denmiştir; أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ …Siz her yüksek yere bir âyet (çok yüksek bir bina) dikerek eğlenmek mi istiyorsunuz? (26/Şuarâ 128) gibi.
Kur’ân’ın bir hüküm bildiren her demetine de âyet denir. Bu bir sure, birkaç cümle veya bir surenin bir cümlesi olabilir. Lafzi açıdan birbirinden ayrılmış her Kur’ân sözüne de âyet dendiğine rastlanmaktadır. Sureleri meydana getiren âyetler, bu son tanıma göre belirlenmiş ve böylece surelerin âyetleri tespit edilmiştir.
Yüce Allah’ın: اِنَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِن۪ينَ…Göklerde ve yerde mü’minler için âyetler vardır (45/Câsiye 3) sözünde geçen âyetler ise, insanların bilgi düzeylerine göre farklılık arz eden, bunlara göre değişik bilgilere işaret eden ma’kûl âyetler demektir. Yüce Allah’ın şu sözü de bunun gibidir: بَلْ هُوَ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ ف۪ي صُدُورِ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا الظَّالِمُونَ …Aksine O, apaçık âyetlerdir, kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde. Bizim âyetlerimizi zalimlerden başkası inkâr etmez (29/Ankebût 49).
وَكَأَيِّن مِنْ آيَةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ … Göklerde ve yerde nice âyetler vardır.. (12/Yûsuf 105).
Bu kelime, Kur’ân’da bazı yerlerde آيَة …âyet (tekil), bazı yerlerde ise, آيَاتٌ …âyetler(çoğul) şeklinde zikredilmektedir. Bunun özel bir anlamı vardır, fakat bu kitap o tür konuların açıklandığı bir eser olmadığından bu konulara girmiyoruz.
وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ آيَةً …Biz Meryem oğlunu ve annesini bir âyet yaptık (23/Mü’minûn 50) sözünde, bir âyet deyip, iki âyet dememiştir; çünkü: Her biri, kendi başına değil, diğeri ile bir âyet olmuştur.
Yüce Allah’ın: وَمَا نُرْسِلُ بِاْلآيَاتِ إِلاَّ تَخْوِيفاً …Biz âyetleri ancak korkutmak için göndeririz (17/İsrâ 59) sözündeki âyetler ise, bir görüşe göre, çekirge, kımıl, kurbağa ve benzeri gibi önceki ümmetlere gönderilen âyetlerdir. Böylece bunun ancak korkutulmak istenenlere gönderildiğine dikkat çekilmiştir. Bu ise, emir altında bulunanların en düşük derecesidir.
Çünkü insan, hayır olan işleri üç şeyden dolayı elde etmek ister:
- Arzu ettiğinden veya korktuğundan dolayı. Bu en düşük derecedir.
- Elde etmek istediği şeyin övgüye değer olmasından dolayı.
- Fazilet/erdem olduğundan dolayı. Bu da, o şeyin kendisi için [bir arzu, korku veya ihtiyaç değil] fazlalık olmasıdır. İşte derecelerin en yükseği budur.
Bu ümmet, Yüce Allah’ın: كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ …Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz (3/Âl-i İmrân 110) sözünde ifâde edildiği gibi, ümmetlerin en hayırlısı olduğundan, onları bu düşük dereceden kurtarmış ve içlerinde bulunan cahiller:
فَاَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَٓاءِ اَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ…Bizim üzerimize gökten taş yağdır ya da bize dayanılmaz bir azap ver (8/Enfâl 32) deseler de kendilerine umumi azap gönderilmeyeceğine dikkat çekmiştir.
Âyetlerden maksat, delillerdir, diyenler de vardır. Böylece onlara sadece deliller gönderileceğine, Yüce Allah’ın: يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ …Senden acele azap istiyorlar (29/Ankebût 54) beyanında dile getirdiği azaptan onları koruyacağına dikkat çekmiştir.
آيَة (Âyet) kelimesinin kökeni konusunda üç görüş vardır.
Birine göre, kalıbı فَعَلَة ’dir. Bunun, حَيَاة (hayat] ve نَوَاة (nevât] gibi ikinci harfinin değil, üçüncü harfinin illet harfi olması gerekir, fakat, üçüncü harfinden önce ya harfi geldiğinden, رَايَة (râyet] gibi, bu harfi “sahîh” kılınmıştır.
Diğer bir görüş ise, آيَة (âyet] kelimesinin kalıbı فَعْلَة ‘dir. Şeddeli olması istenmediğinden طيَِّئُ kelimesinin طَائِيُّ şekline dönüşmesi gibi, bu da dönüşmüştür.
Bir başka görüş ise, آيَة (âyet], فَاعِلَة kalıbındadır, aslı ise, آيِيَة olup tahfif edilerek آيَة (âyet] olmuştur. Bu görüş zayıftır, çünkü: Tasgirinde أُيَيَّة denmektedir; eğer فَاعِلَة kalıbından olsaydı, أُوَيَّة denmesi gerekirdi.
El-İsfahânî’nin bu detaylı açıklamasının konumuzla ilgili kısmı şu cümlelerinde geçmektedir: “Kur’ân’nın bir hüküm (haber) bildiren her demetine de âyet denir. Bu bir sure, birkaç cümle veya bir surenin bir cümlesi olabilir. Lafzi açıdan birbirinden ayrılmış her Kur’ân sözüne de âyet dendiğine rastlanmaktadır. Sureleri meydana getiren âyetler, bu son tanıma göre belirlenmiş ve böylece surelerin âyetleri tespit edilmiştir.”
Karıştırılmasın diye hemen belirtelim; İsfahânî’nin yukarıdaki “hüküm” dediği şey, dilbilgisel literatürde “cümledeki yargı” anlamındadır, zaten o literatürde habere ‘hüküm’, kendisinden haber verilene ‘mahkûm’ denir. ‘Ayet’ kelimesinin ıstılahi manası ise şu şekildedir: “Sözlük anlamı açık alamet, nişan, delil, bürhan, ve ibret olan ayet kelimesinin ıstılahi manası şöyledir: Kur’an’da ister hakiki, ister takdiri olsun, bir başlangıç ve maktaı (sonu) olan ve sure içinde bulunan bir cümle ya da surelerin içinde başlangıç ve sonu bulunan bir veya birkaç cümleden meydana gelen kelam. Başka bir anlayışa göre Kur’an’ı Kerim’deki surelerin belli bölümlerinden her birine de ayet denmiştir.” (Mahmut Sönmez / Tez: Ayet Kavramının Semantik Tahlili)
Sonuçta ister ‘cümle’ ister ‘ayet’ denilsin ‘literal’ manada her ikisi de “bir anlamı tam olarak ifade eden, yargısı kendisinden anlaşılan söz dizgesi” anlamını taşımaktadır fakat şu da var ki Kur’an’daki cümlelere ‘ayet’ denilmesi, Kur’an’daki sözlerin ‘literal’ manasından dolayı değil, sözün sahibinden dolayıdır çünkü ‘ayet’ kelimesi her şeyden önce o şeyin ayet olmasına karar veren merciyi işaret eder yani sözün sahibine dikkat çeker. İkinci olarak; ‘ayet’ kelimesinin içinde barındırdığı “tamamlanmışlık ve kalıcılık” manasından dolayıdır. Üçüncü olarak; ‘ayet’ kelimesinin kapsayıcılığı açısındandır. Dördüncü olarak; ‘ayet’ kelimesinin kastettiği nevi şahsına münhasır olmak açısındandır. Bunları daha açık hale getirmeye çalışalım.
Biraz önce; “lisanlar”a ‘ayet’ denildiğini ama bu lisanları kullanarak cümleler kuran insanların konuşmalarına ‘ayet’ denilmediğine ve denilemeyeceğine dikkat çekmiştik çünkü hiçbir insan kalıcı, eksiksiz, kuşatıcı ve mana ile alakası yüzde yüz olan bir söz söyleyemez. Yapması imkansızdır ama bir an yapabilir olduğunu varsaysak bile o sözleri dosdoğru bir inancın referans cümleleri haline getiremez. Bunu da yapması imkansızdır ama bir an bunu da yaptığını varsaysak bile referans haline getirdiği cümlelerin üzerinde kendi zamanını ve mekânını aşacak şekilde asla müheymin olamaz çünkü her insan zamana ve mekâna mukayyettir yani ölümlüdür. İşte bu yüzden “lisanlar”a ‘ayet’ denir ama insanların o dilleri kullanarak kurdukları cümlelere ‘ayet’ denmez, denilemez. Şu unutulmamalıdır, lisanlar ve hakikatler (ma sadak) arasındaki ilişkide insan özne değil nesnedir. Evet, bu ilişkide lisanlar insanlara vasıta olmaktadırlar ama lisanların vasıta olması daha önceki bölümlerde kendisinden alıntı yaptığımız Muharrem Ergin’in şu sözlerindeki gibi bir vasıtadır.
“Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıtadır. İnsanlar duygularını, düşüncelerini, fikirlerini, hükümlerini birbirlerine nakletmek, meramlarını birbirlerine anlatmak için “dil” denilen vasıtaya başvururlar. Fakat dil, insanların kullandığı herhangi bir vasıtaya benzemez. Onun vasıtalığı sadece anlaşmayı temin etmesi bakımındandır. Fertler ve nesiller arasında anlaşma vasıtası olarak iş görür. Fakat bu işi görürken daima müstakil bir hüviyete sahiptir. İnsanlar ona istedikleri gibi hükmedemezler. Onu, olduğu gibi kabul etmeye, onu bir vasıta olarak kullanırken, onun hususiyetlerine dikkat etmeye, onun tabiatına uymaya mecburdurlar. Çünkü dil, sun’î bir vasıta, maddî bir vasıta, bir âlet değildir. O tabiî bir vasıtadır. Vasıta vazifesi görür, fakat tabiî bir varlığa sahiptir. Dil, bu bakımdan canlı bir vasıtaya benzer. Meselâ at da bir vasıtadır, otomobil de bir vasıtadır. Fakat insan otomobile istediği şekilde hükmedebilir, at karşısında ise ancak onun tabiatına uygun hareket etmek zorundadır. Otomobile istediği şekli verir, onun biçimini istediği şekle sokar, onu istediği gibi kullanır, isterse uçuruma sevk edebilir. Fakat atın biçimini değiştiremez, onu istediği gibi kullanamaz, istediği yere sevk edemez. Başını kesseniz, ata korktuğu yerde bir adım attıramazsınız. İşte, dilin vasıtalığı, atın vasıtalığı gibidir. Anlaşmayı sağlamak bakımından bir vasıta gibi iş görür, fakat tabiî bir varlığa sahiptir.”
Tabiî bir varlık olan dilin kendisine mahsus birtakım kanunları vardır. Bunlar dil kaideleridir. Dil kaideleri dilin yapısına hâkim olan, dilin bünyesinden ve temayüllerinden doğmuş bulunan birtakım prensiplerdir. Bunlar dili, birlikte mevcut olup onun yapısının hususiyetlerini ifade ederler, temayüllerinin istikametleri, onun yaptığının hususiyetlerini ifade ederler, temayüllerinin istikametini gösterirler. Dil canlı bir varlıktır. Zaman zaman birtakım değişiklikler, kendi bünyesinden doğan çeşitli sebeplerle bazı gelişmeler gösterir. Bu değişiklikler ve gelişmeler ona, uzun tarihî boyunca, daima serpilen ve zaman içinde akıp gelen bir manzara verirler. Bu yüzden dilin tarihinde birtakım merhaleler, birtakım gelişme safhaları göze çarpar. Fakat bütün bu değişiklikler ve gelişmeler dil kaidesi çerçevesinde cereyan ederler. Dile yeni kelimeler kazandırmak için dışarıdan yapılacak müdahalelerin de daima bu kaideler çerçevesinde olması gerekir. Kendi kanunlarına aykırı zorlamaları dil, hiçbir zaman benimsemez. Canlı bir varlık olarak yapısı, fertlerin ve cemiyetlerin istedikleri şekilde karışmalarına müsait değildir. Onun fertlere ve cemiyetlere tabi olmayan bir nizamı vardır. Bu nizamı meydana getiren şey, kendi kanunları ve kendi kaideleridir. Bu kaideler dışında çıkacak bir müdahale dile hiçbir şey kazandırmaz.
Dil ancak kendi bünyesine uygun bir müdahaleyi kabul eder.
Normal bir müdahale ise, dilin tabiî gelişme yolunu açık tutmaktır.
Yani dışarıdan dile, ancak dilin tabiî gelişmesini önleyen bir durum varsa, müdahale edilmelidir. Zira bazen, bünyesini saran yabancı unsurlar, zararlı otlar gibi, dilin tabiî gelişmesine engel olurlar. Böyle durumlarda dilin tabiî gelişme yolunu açık tutmak için yabancı unsurları temizlemek üzere dile dışarıdan yardım mümkündür ve lâzımdır. Böyle bir yardım ise ancak dile kendi kaideleri içinde kalarak yanaşmak şartı ile faydalı olabilir. Çünkü dil, kendi kanunları, kendi kaideleri içinde gelişen canlı bir varlıktır.
Böylesi bir vasıtayı kullanan insanın, lisanlar ve hakikatler arasındaki ilişkide kendisini özne olarak görmesi hem küstahlık hem de ağzındaki dilini ona göre teprettiği, ses tellerini ona göre kullandığı, anlamları onunla hafızasına taşıdığı, başkalarıyla iletişimini istese de istemese de onun kurallarına göre yaptığı dili hiç ama hiç anlamamak demektir. İnsan yalan söylemek için bile dilin kurallarına uymak ve dilin kendisine sunduğu kelimeleri kullanmak zorundadır. İnsan, Yüce Allah’ın insanlara öğrettiği lisanın değil, sadece ağzının içindeki dilinin, o dille kurduğu kendi cümlelerinin hâkimidir fakat ona o et parçası ile cümle kurdurma imkanı veren lisanın hâkimi değil, mahkumudur. İşte bu yüzden insan türünün ayet olmayı hak edecek bir söz söylemesi imkansızdır.
Meseleye kalıcılık açısından baktığımızda da ‘ayet’ kelimesi ‘cümle’ kelimesinden farklıdır. Şöyle ki, ‘ayet’ kelimesinin en belirgin manası “açık alamet, işaret” şeklindedir. Aslında Türkçedeki “alamet” ve “işaret” kelimeleri tam olarak ‘ayet’ kelimesinin manasını verememektedirler çünkü “alamet” ve “işaret” kelimeleri “kalıcılık” gibi bir anlam içermemektedir. Bu hem işaretin dikildiği yer açısından hem de işaretin işaret ettiği şey açısından da böyledir yani Türkçede dikildiği yerde hep duran işarete de yeri durmadan değiştirilen işarete de “işaret” denmektedir. Ayrıca işaretin işaret ettiği şey yok olduğunda orada durmasının hiçbir anlamı kalmayan işarete de “işaret” denmektedir. Oysa ‘ayet’ kelimesinin kastettiği mana bunları da içermekle beraber bundan daha derindir. ‘Ayet’ kelimesi, dikildiği yerde dikildiği şekilde kalıcı olan şeyleri kasteden bir kelimedir. Aynı şekilde, işaret ettiği şey yok olsa bile o yok olan şeyi kalıcı olarak işaret etmeye devam eden, devam etmekle kalmayıp işaret etme değerinden hiçbir şey kaybetmeyen göstergeye ‘ayet’ denir yani ne zamanın ve mekânın değişmesinden ne kendisine bakan gözlerin veya akılların değişmesinden etkilenen, etkilenmemekle kalmayıp değerinden hiçbir şey kaybetmeyen şeylere ‘ayet’ denir.
Böylesi bir tanımı ‘nesnelliği’ temel alan bir akıl yürütmeyle anlatacak olursak; şu varlık âleminde zamanın ve mekânın yıpratıcılığından kendisini koruyup hiç değişmeden kalabilecek herhangi bir nesne yoktur, zaten somut varlıklara böyle oldukları için ‘nesne’ denmektedir. Eskimeyen, pörsümeyen, ilk var olduğu hal üzere sürekli kalan hiçbir nesne yoktur fakat söz öyle değildir. Sözlerin zamanı ve mekânı aşan hatta zamanı ve mekânı kuşatan bir potansiyeli vardır çünkü sözler hem nesnesi olan hem de nesnesi olmayan şeyleri işaret eden soyut manalardır yani sözler ‘nesne’ halinde olmadıkları için fiziksel açıdan zaman ve mekânın yıpratıcılığına maruz kalmazlar. İşte, bu yüzden ‘ayet’ kelimesine getirilen “kalıcı işaret” anlamı, ayet sadece söz olunca geçerlidir çünkü söz dışında hiçbir nesnel işaretin zamanın ve mekânın yıpratıcılığından kendisini korumasının imkanı yoktur fakat salt zamanını ve mekânını aştı diye her söze de ‘ayet’ denemez.
Bir söze ‘ayet’ denilebilmesi için sözün, hem sözün sahibinden daha güçlü olmaması hem de sözün zamanları ve mekânları aşabilmesi, başkasının ona yardım etmesinden dolayı değil, bizzat kendisinden olmalıdır. Bunu biraz açalım:
Daha önceki satırlarda insan türünün lisanlar olmadan akli bir aktivitede bulunamayacağını ve lisanların Yüce Allah tarafından insana öğretildiğini ifade etmiştik. Yüce Allah sadece lisan sahibi olduğunda akli aktivitelerde bulunan bir varlık yaratmış ve bu varlığa ‘insan’ demiştir. İnsan türü, Yüce Allah’ın onu bu formatta yaratmasına maruz kalmıştır yani bu şekilde yaratılmak insanın seçip beğendiği bir format değildir, daha sonra Yüce Allah insanlara lisanları öğretmiştir yani insan lisanları da seçmemiş tam tersi onlara da maruz kalmıştır. Yüce Allah’ın öğrettiği lisanların öyle bir potansiyeli vardır ki, lisan sahibi olan bir insan ölüp yok olsa bile ona ait sözler var olmaya devam etmektedir; oysa bir insan yaşarken söz söylediğinde kendi zamanının veya mekânın ötesini kuşatarak söz söylemez, söyleyemez yani aslında insan söz söylerken zamana ve mekâna (bağlama) mukayyet söz söyler ama onun söylediği o bağlama bağımlı sözler başkaları tarafından diğer zamanlara ve diğer mekânlara taşınır. Bu yüzden onun sözlerinin zamanları ve mekânları aşan bir söz olması sözün sahibinden değil, sözün taşıyıcılarından dolayıdır yani eğer başkaları o sözleri taşımasa söz asla kendi bağlamından öteye geçen bir değere sahip olamayacaktır.
Şöyle bir örnek verelim: Bilindiği üzere felsefi düşünce geleneğinin günümüzden yaklaşık 2500 sene önce Grek medeniyeti tarafından başlatıldığı kabul edilen müsellem bir haberdir. Aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen felsefi düşüncenin kurucularından oldukları kabul edilen Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Herakleitos, Parmenides, Empedokles, Sokrates, Platon, Aristotales ve daha birçok filozofun sözleri kendi zamanlarını ve mekânlarını aşarak günümüze kadar gelmiştir. Evet, onlara ait sözlerin günümüze kadar geldiği bir geçekliktir fakat onlar sözlerini zamanların ve mekânların tamamını gözeterek değil, içinde yaşadıkları zamanı ve mekânı gözeterek söylemişlerdir. Onların sözlerini zamanın ötesine taşıyan şey, sözlerinin zamanların ve mekânların tamamını kuşatacak güçte olması değil, onlardan sonraki insanların, onların sözlerini bağlamından kopararak taşımasıdır yani onlar evrensel içerikli sözler söylememişlerdir çünkü bunu yapabilmeleri için kendi yaşadıkları bağlamdaki evreni kuşatmaları ve aynı zamanda kuşattıkları evrenin tüm zamanlarda kendi kuşattıkları gibi kalacağını da kuşatmaları gerekmektedir. Onların sözlerini diğer veya sonraki zamanlara ve mekânlara taşıyanlar ise o sözleri mutlak referans değer olması için değil ya onlara katkı sunmak ya da onları eleştirmek için taşımışlardır. Bunun yanında, onların sözlerini taşıyanlar, onların sözlerinde bahsettikleri birtakım mekânların veya hakikat olduğunu söyledikleri şeylerin kesin gerçeklik olmadığını, onların sadece zanlara dayanan bilgiler verdiklerini bilerek taşımaktadırlar. Mesela, Platon’un sözlerini sonraki zamanlara ve mekânlara taşıyan hangi filozof Platon’un olduğunu iddia ettiği, etmekle kalmayıp tüm felsefesinin temel dayanağı haline getirdiği idealar âleminin reddedilmesi imkansız kesin bir gerçeklik olduğuna inanmıştır? Hangi filozof Aristotales’in tüm felsefesini kendisine dayandırdığı ilk ilke veya ilk nedenin, Aristotales’in anlattığı gibi olduğuna, kesin bir gerçeklik olduğuna inanmıştır? Ne kendi zamanlarında ne de kendisinden sonraki zamanlarda hatta bizzat kendileri bile bu habere kesin bir gerçeklik olarak inanmamış, sadece kendisinden hareketle durmadan teori geliştirilecek kurgusal bir temel olarak almıştır yani bırakın tüm zamanlarda ve mekânlarda ‘ayet’ olmalarını kendi zamanlarında hatta kendi bağlamlarında hatta bizzat sözün sahipleri tarafından bile gerçeklikleri kesin ayetler olarak kabul edilmemişlerdir. Bundan daha da önemlisi, bu sözlerin onlara ait olduğu, yaşadıkları söylenen Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Herakleitos, Parmenides, Empedokles, Sokrates, Platon, Aristotales ve daha birçoklarının gerçekten yaşayıp yaşamadıkları bile kesin gerçeklik değildir. Onların yaşadığı söylenen o mekânın anlatılan gibi olup olmadığı hatta öyle bir mekânın olup olmadığı bile kesin bir gerçeklik değildir. Onlara dair haberlerin, onlara ait olduğu söylenen sözlerin tamamı onlardan yüzyıllar sonra yaşamış birkaç kişinin haberine dayanmaktadır yani hepsinin kaynağı sonradan meşhur olmuş ‘ahad haber’dir; hiçbiri ‘tevatür’ değildir.
Yüce Allah’ın kelâmı olan Kur’an da her söz gibi kelimelerden ve kelimelerin kurallar çerçevesinde birbirine isnat edilmesinden oluşmuştur. Kur’an da her söz gibi bir zamanda ve bir mekânda inmiştir fakat o sözün Sahibi zamana ve mekâna mukayyet (bağımlı) bir Zat olmadığı için O’nun sözünün sadece o zamana ve sadece o mekâna bağımlı bir söz olabileceğini düşünmek, (hâşâ) Allah ile filozofları aynı seviyede görmek demektir. Tam burada bizden “Kur’an’ın tarihsel olduğunu” iddia edenlere karşı da birkaç söz söylememiz gerektiği beklenebilir fakat bu beklentileri karşılamayacağımızı belirtmek isteriz; zira Kur’an’ın tarihsel olduğunu iddia edenler, tüm sözlerini Kur’an’ın herhangi bir insanın sözü gibi olduğu temelinden hareketle söylemektedirler yani sözün Sahibi’ni hiçe sayarak konuşmaktadırlar. Bu yüzden onların içine düştüğü çukurun içine girerek sözümüze onların pisliğini bulaştırmak istemiyoruz. Bu çukura düşmüş olanlar eğer ki o çukurdan çıkmak istiyorlarsa, çok sevdikleri Aristotales’in icat ettiğini öne sürdükleri mantık çerçevesinde, en basit akıl sahipleri tarafından bile yapılması kolay olan, şu akıl yürütmeyi yapmalarını tavsiye ediyoruz:
Önerme 1: Kur’an, Allah’ın kitabıdır.
Önerme 2: Allah, zamana ve mekâna mukayyet değildir.
Sonuç: Öyleyse Allah’ın kitabı olan Kur’an da zamana ve mekâna mukayyet değildir.
(NOT: Bu önermelerde orta terim ‘Allah’ lafzıdır.)
İşte Kur’an, Sahibi’nin tüm sıfatlarının mutlak olmasından dolayı her harfi her kelimesi her cümlesi ‘ayet’ olarak nitelendirilmeyi sonuna kadar hak eden bir kelâmdır. Bu yüzden ondaki cümlelerin –ki hepsi ‘ayet’ olarak nitelendirilmiştir– sabitliği lisanlardaki cümlelerin sabitliğinden çok daha büyük öneme sahiptir. Daha önceki bölümlerde:
- Muhammed b. Abdullah diye birinin yaşadığının,
- Ömrünün bir bölümünde ‘resullük’ iddiasında bulunduğunun,
- Başladığı andan ömrünün sonuna kadar bu iddiasından vazgeçmediğinin,
- Kendisine Allah tarafından indirildiğini iddia ettiği bir kitabı tebliğ ettiğinin,
- Onun tebliğ ettiği kitabın dilinin Arapça olduğunun,
- O zamanki Arapça ile günümüzdeki Arapçanın her yönden tıpatıp aynı olduğunun
kesin gerçeklik olduğunu, bunların hepsinin reddedilmesi imkansız bir şekilde yaygın ve kesintisiz olarak günümüze kadar geldiğini, işte bu geliş biçimine de ‘tevatür’ ismi verildiğini işlemiştik. Bu bölümü de bir önceki bölümde işlediğimiz “Cümlelerin Sabitliği” bölümüyle ilintili olduğu için “Kur’an’daki Cümlelerin Sabitliği” başlığı altında incelemeyi uygun gördük. Aslına bakılırsa Kur’an’daki cümlelerin sabitliğini bu aşamada işleyip işlememe hususunda epey tereddüt geçirdik çünkü buraya kadar işlediğimiz bölümlerin tamamında Kur’an’ın her yönden kesin gerçekliği kısmıyla ilgilendik. Tüm bu temeller Kur’an’ın “gerçek” oluşuyla alakalıydı. Bu yüzden geçmişten gelen bir haber olması ve geçmişten gelen haberlerle alakalı en kesin haberlerin ‘tevatür’ yoluyla gelenler olmasından dolayı tezlerimizi ‘tevatür ve gerçeklik’ ilişkisi üzerine temellendirdik ki zaten bunun başka yolu da yoktur fakat tüm bu aşamalar geçildikten ve Kur’an’ın dikkate alınmaya değer bir kitap olduğu reddedilmesi imkansız bir hakikat olarak temellendirildikten sonra sadece Kur’an’ın konuşacağını, hiç kimsenin O’nun sözünün üstüne söz söyleyemeyeceğini daha önce ifade etmiştik. Bu yüzden yazının normal akışı içinde Kur’an’daki cümlelerin sabitliğinin daha sonraki bölümlerde olması beklenirdi fakat günümüzde Kur’an’ın matbu halde basımı, halkı Müslüman olan ama kendilerinin İslam ile hiçbir alakası olmayan iktidarlar eliyle veya o iktidarlara bağlı kurumlar eliyle yapılmaktadır. Aslına bakılırsa tek başına bu bile derin şüphe edilmesi gereken bir durumdur fakat biz bu aşamada içerikten bağımsız olarak ‘Kur’an’daki cümlelerin sabitliği’ üzerinde durmanın daha doğru olacağı kanaatine vardık çünkü günümüzdeki insanlar, ‘cümle’ denilince bunun “anlamı tamamlanmış söz dizgesi” olduğunu biliyorlar ve anlıyorlar ama ‘ayet’ denilince ellerindeki Mushaflardaki söz dizgelerinin belli yerlerine konulmuş işaretlerin böldüğü kısımları ‘ayet’ olarak anlamaktadırlar yani günümüz insanlarına göre ‘ayet sonu’ denilerek konulmuş iki işaret arasında kalan kısımdır ayet. Anlamın tamamlanmış olup olmadığı hiç kimsenin umurunda değildir; oysa bizzat ‘ayet’ kelimesinin kapsamı “tamamlanmışlık” ilkesini bünyesinde barındırır. Hatta bu sadece Kur’an’daki ayetler için değil, ‘işaret’ namına her ne varsa hepsi için geçerlidir. Mesela, Ankara’dan Adana istikametine gidenler, yol kenarında, üzerinde sadece “şerefli” veya sadece “şerefli koç” yazan bir levha görürlerse, bu levhanın “Şereflikoçhisar”ı tastamam ve eksiksiz bir şekilde işaret ettiğini söyleyebilirler mi? Yani bir ayetin eksik olması veya anlamı tamamlamadan ‘ayet’ olması mümkün değildir. İşte, yazının bu aşamasında elimizdeki Mushaflardaki cümlelerin sabit olup olmadığına içerikten bağımsız olarak değineceğiz.
Bu aşamaya önce (Allah izin ve imkan verirse) ilerleyen bölümlerde üzerinde çokça duracağımız bir bilgiyi vererek başlayalım. Bilindiği üzere Kur’an’ın ilk halinde noktasız, harekesiz, secavendsiz ve ayet bölünmeleri olmayan bir yazı kullanılmıştır. Yine bilindiği üzere, Kur’an’ın on kıraat imamına ait kıraatlere göre okunmasına cevaz verilmiştir. Mesela, Türkiye’de basılan Mushaflar, Asım b. Behdele’nin kıraatidir (Allah izin ve imkan verirse Kıraat konusunu da ilerleyen bölümlerde işleyeceğiz). İşte bizim “Kur’an’daki Cümlelerin Sabitliği”ne dair söylemek istediklerimiz buradan sonrasında başlamaktadır çünkü “Bu kıraatlere göre ‘ayet’ olarak nitelendirilen söz dizgeleri neye göre ‘ayet’ olarak nitelendirilmiştir? Söz dizgeleri neden oralardan bölünmüştür? Bu bölünmelerin oturduğu temel nedir?” soruları cevapsız kalan sorulardır. Ayrıca bilindiği üzere ayet sayıları kıraatlere göre farklılık arz etmektedir. “Bu farklılığın hangi sebeplerden kaynaklandığı, farklılık olmasına rağmen cümlelerin sabitliğinden söz edilmesinin mümkün olup olmadığı” soruları da cevapsız kalmaktadır. Ayrıca ayet sayıları ile ilgili ihtilafların olduğuna dair haberler tüm “ulumu-l Kur’an” çalışmalarında temel alınan haberlerdir. Dahası Kur’an’ın daha iyi anlaşılmasına yardım etsin diye yazılan tefsirlerin tamamı bu haberleri referans bilgi olarak almışlardır. İşte bu haberlere göre Kur’an’daki ayet sayıları şöyledir:
- Sahâbeden, Hz. Ali’ye göre (öl. 40/661) ayet sayısı 6236.
- Abdullah İbn Mes’ud’a (öl. 32/652) göre ayet sayısı 6218.
- Ubey b. Ka’b’a (öl. 33/654) göre ayet sayısı 6210.
- Abdullah İbn Abbas’a (öl. 68/687) göre ayet sayısı 6216.
- Tâbiînden Sa’id b. Cübeyr’e (öl. 95/714) göre ayet sayısı 6216.
- Muhammed İbn Sîrîn’e (öl. 110/729) göre ayet sayısı 6216.
- Atâ İbn Ebî Rebâh’a (öl. 115/732) göre ayet sayısı 6177.
- Humeyd et-Tavîl’e (öl. 142/759) göre ayet sayısı 6212.
- Kırâat imamlarından da Medinelilere göre ayet sayısı 6217.
- Mekkelilere göre ayet sayısı 6219.
- Basralılara göre ayet sayısı 6205.
- Kûfelilere göre ayet sayısı 6236,
- Şamlılara göre ayet sayısı 6220.
(Ali Öge – Halil İbrahim Üren / Tez: Ayet Sayılarındaki İhtilafların Surelere Göre Tespiti)
İşte tüm bu farklılıklara şöyle bir soru soralım: Allah resulü Muhammed (a.s) tek bir kitabı tebliğ etmişse, kitaptaki cümlelere de ‘ayet’ denmişse, ayet sayılarındaki bu ihtilaf nereden kaynaklanmaktadır? Eğer ayet sayılarındaki bölünmeler cümlenin tamamlanmışlığı hakkında ise mesela her biri bir ayet olarak kabul edilen şu aşağıdaki ayetleri nasıl açıklayacağız?
ASIM B. BEHDELE KIRAATİNDEKİ NAS SURESİ
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِۙ ﴿١﴾ مَلِكِ النَّاسِۙ ﴿٢﴾ اِلٰهِ النَّاسِۙ ﴿٣﴾ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِۙ ﴿٤﴾ اَلَّذ۪ي يُوَسْوِسُ ف۪ي صُدُورِ النَّاسِۙ ﴿٥﴾ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ ﴿٦﴾
Bu ayetler hakkında tefsir yazan ve irab yapanların tamamı, altı parçaya bölünmüş ve her bir parçasına ‘ayet’ denilen bu söz dizgesinin aslında tek bir cümle olduğunu, parçalanması durumunda hiçbir parçanın kendi başına anlamlı olamayacağını söylemektedirler. Öyleyse “Bu tek cümle neden altı parçaya bölünmüş ve neye dayanarak her bir parçasına ayet denilmiştir?” sorusunun da cevaplanması gerekmektedir fakat mütevatir olsun veya olmasın cevap bulmak için eldeki kaynakların tamamını alt üst etsek bile karşımıza sadece şu cümle çıkmaktadır: “Çünkü rivayet böyle.” Peki, Kur’an’ın cümlelerini bu şekilde parçalayan rivayetler mütevatir haber değerinde midir? Kesinlikle değildir. O halde ortada kendisine yaslanacak mütevatir bir haber yoksa, kıraatlere göre hatta bizzat sahabe ve tabiine yani ilk nesillere göre bile ayet sayılarında farklılık varsa bu farklı ayet bölünmelerinin temelinde ne vardır? Mesela, tek kelimeden başka bir öge bulunmayan Rahman suresinin 64. ayetine ve içinde en az 30 tamamlanmış cümle bulunan, 13 satırlık Bakara suresinin 282. ayetine ‘ayet’ denilmesinin sebebi nedir, o cümlelerin bu şekilde bölünmeleri neye göre yapılmıştır?
Kıraat imamları kendi kıraatlerini bir rivayet zinciri ile Allah resulüne bağlamaktadırlar. Hemen belirtelim ki bu rivayetlerin tamamı hem senet hem de içerik açısından ahad haberdir, hiçbiri mütevatir değildir. Kıraat imamlarının Kur’an’daki cümleleri bir rivayete dayanarak bu şekilde bölmeleri, böldükten sonra da her bir parçaya ‘ayet’ demeleri hiçbir temele yaslanmamaktadır. Bir temele yaslanmadıkları gibi, cümleleri bu şekilde bölmeleri hem bir anlama ve anlamlandırma zorluğunu hem de keyfi manalar verme ilkesizliğini de beraberinde getirmektedir çünkü ayet bölünmeleri, cümlelerdeki kelimelerin öge değerleri ve cümlenin gramer yapısı temel alınarak bölünmemiştir. Böyle bir bölünme, insanların anlarken veya anlatırken bağlı kalması gereken zorunlu sınırları ortadan kaldırmakta, cümlelerin tamamlanmasını muhatabın insafına bırakmaktadır, hatta öyle durumlar ortaya çıkarmaktadır ki ayetler onlarca asır geçse bile çözümlenmesi imkansız bulmacalara dönüşmektedir. Buna dair getireceğimiz örnek pek çoktur ama kanaatimizce en çarpıcı örnek, müktesebat uleması tarafından ‘hurûf-ı mukattaa’ olarak isimlendirilen 29 surenin başındaki harflerin bağlı olduğu cümlelerin bölünmesidir. Bunu Yusuf suresinin birinci ayeti üzerinden daha anlaşılır kılmaya çalışalım.
12 Yusuf 1
الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
Bu ayete dair yapılan Türkçe veya Arapça irab (cümlenin gramer yapısını tespit etme) çalışmaları, cümlenin ögelerinin şu şekilde olduğunu söylemektedir:
الٓـرٰ۠ Hurûf-u mukatta harflerindendir.
تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠
İsim cümlesidir. İşaret ismi تِلْكَ mübteda olarak mahallen merfûdur.
ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
اٰيَاتُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.
الْـكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
المبين kelimesi الْـكِتَابِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
(Bu irab çalışması, saygıdeğer hocamız Fatma Serap Karamollaoğlu liderliğinde, tamamı çok kıymetli ve saygıdeğer hanım hocalarımızdan oluşan yönetici ekibin www.kuranseferberligi.com adını verdikleri websitesi resmi sayfasından alınmıştır. Büyük, yaşıt veya küçük ayrımı yapmadan hepsinin ellerinden hürmet ve saygıyla öperek helallik diliyorum.)
Tefsirlerdeki tüm açıklamalar ve yapılan tüm mealler, bu ayetin irabında ortaya konulan gramer yapısı esas alınarak hazırlanmıştır. Bu çerçevede, en başta yer alan الٓـرٰ۠ harflerinin, kendisinden sonraki cümlenin herhangi bir ögesi olmadığı yani cümlenin anlamına doğrudan bir katkısı bulunmadığı kabul edilmiştir. Bu harfler Arapçada ‘hurûf-ı mukattaa’ olarak bilinir ve hangi sebeple cümlenin başında bulundukları kesin olarak bilinmeyen, anlamı Allah’a havale edilen özel işaretlerdir. Tefsirlerde de bu harflerin kendilerinden sonraki cümleyle doğrudan gramatik bir ilişkisi olmadığı vurgulanmıştır.
Eğer baştaki ‘hurûf-ı mukattaa’ harfleri cümlenin herhangi bir ögesi olarak değerlendirilmez ve doğrudan atlanırsa geriye kalan cümle “تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠” şeklinde olur ki yukarıdaki irab çalışmasında da zaten böyle olduğu belirtilmişti fakat cümlenin bu yapıda olması beraberinde şu soruyu getirmektedir. Cümlenin öznesi “bunlar” kelimesiyse, “bunlar” derken neler işaret edilmektedir? Eğer “Bunda anlamayacak ne var, kitabın ayetleri.” şeklinde bir cevap verilecek olursa, o takdirde “تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠” cümlesi kitaba ait bir cümle değil, dışarıdan kitabı işaret eden bir cümle olur yani bizzat cümlenin kendisi değil, işaret ettiği şey ‘ayet’ olur. Cümle ise dışarıdan ayetleri gösteren bir cümle olarak kitaba dahil olmuş olur.
Görüldüğü gibi cümleye bu şekilde bir irab vermek, anlamda birtakım boşluklar oluşturmaktadır. Bu irab ortaya iki tane cevaplanması gereken soru çıkarmaktadır:
- Kendisinden sonraki cümlenin bir ögesi sayılmayan الٓـرٰ۠ ve onun gibi 29 surenin başında geçen bu anlamsız harf öbeklerinin sure başlarına konulmasının sebebi nedir?
- Baştaki harflerin cümlenin bir ögesi sayılmamasından sonra geriye kalan cümlede ‘özne’ konumunda olan “bunlar” ifadesi –ki doğrusu “şunlardır”– neleri işaret etmektedir?
İşte, bu sorular müfessirler tarafından da sorulmuş ve pek çok değişik cevaplar verilmiştir. Epey hacimli (30 cilt) tefsir yazan Prof. Dr. Mehmet Okuyan, tefsirinde bu cevapların hepsini derleyip toparlamıştır. “‘Hurûf-ı mukattaa’ ne işe yarar?” sorusuyla alakalı bir araya getirdiği bilgileri kesintiye uğratıp yanlış anlaşılmalara sebep olmasın diye kısmi olarak değil, konuyla alakalı tüm kısımlarını uzun olarak buraya alıyoruz. Hocamız bu açıklamaları Bakara suresinin başındaki ‘elif, lam, mim’ ibaresinin açıklamasında yapmıştır.
“Mukatta’a Harfleri”
- a) Mukatta’a Harflerinin Kur’an’daki Konumu
Başında [mukatta’a] harfleri bulunması itibariyle resmi olarak ilk sırada bu surede yer alan söz konusu harflere “kesik kesik” okundukları için [el-hurûfu’l-mukatta’a] denilmektedir. Tefsirde en çok tartışılan konulardan biri olan bu harfler, harekelenerek değil, hecelenerek okundukları için kendilerine [hecâ] veya [teheccî] harfleri de denilmektedir. Ayrıca başında bulundukları surelerin açılış harfleri oldukları için [fevâtih] veya [evâil] adıyla da anılan bu harfler, 27’si Mekkî, 2’si Medenî olmak üzere toplam 29 surenin başında bulunmaktadırlar.
Mukatta’a harfleri toplam 14 harften oluşmakta ve 14 değişik formda kullanılmaktadır. Buna göre, صٓ [sâd,](1) قٓ [ kâf,](2) نٓ [nûn](3) şeklinde tek harfli; طٰهٰ [tâ hâ],(4) يٰسٓ [yâ sîn],(5) طٰسٓ [ tâ sîn,](6) حٰمٓ [hâ mîm](7) şeklinde iki harfli; الٓمٓ [elif lâm mîm],(8) الٓرٰ [elif lâm râ,](9) طٰسٓمٓ [tâ sîn mîm](10) şeklinde üç harfli; الٓمٓصٓ [elif lâm mîm sâd,](11) الٓمٓرٰ [ elif lâm mîm râ](12) şeklinde dört harfli ve كٓهٰيٰعٓصٓ [kâf hâ yâ ‘ayn sâd](13) ile عٓسٓقٓ حٰمٓ [hâ mîm ‘ayn sîn kâf](14) şeklinde beş harfli olarak Kur’an’da yer almaktadır.
Müstakil bir ayet sayılıp sayılmamaları konusunda herhangi bir kural söz konusu değildir; Hz. Peygamber’den öğrenildiği şekliyle kabul edilmişlerdir. Buna göre 10 tanesi başında bulundukları surenin ilk ayetinin parçasıdır; 18 tanesi tek başına bir ayet, 1 kullanım ise iki ayet sayılmaktadır.
Bu harflerin anlamlarının olup olmadığı veya anlamlarının bilinip bilinemeyeceği ile ilgili çeşitli tartışmalar yapılmıştır. Bu bağlamda her iki görüş sahiplerinin savunduğu fikirler ve dile getirdikleri delillerle ilgili olarak çeşitli hatırlatmalarda bulunmak ve sonuçta bizim tercihimizi gerekçelerimizle dile getirmek istiyoruz.
- b) Kur’an’da Manası Bilinemeyen Metinler Var mıdır?
[Mukatta’a] harfleri konusunu incelerken “Kur’an’da anlamı olmayan kelimeler veya ayetler olabilir mi?” sorusunu ele almak gerekmektedir.
ı. Yüce Allah insanlara onların konuştuğu dillerle hitap etmiştir. Vahyin insanların konuştuğu bir dille gönderilme gerekçesi onun “anlaşılması”dır; çünkü her bir sözün söyleniş gayesi bundan başka bir şey olamaz. İnsanlar birbirleriyle hem kendilerini ifade etmek, hem de karşısındakiler tarafından anlaşılmak için konuşurlar, bu sayede anlaşırlar. Konuşmanın gayesi anlaşılmak olduğuna göre, Yüce Allah da elbette anlaşılmak için konuşmuş ve kelamını insanlara melek aracılığında vahiy yoluyla ulaştırmıştır.
ıı. Kur’an, anlam olarak Rabca olsa da, metin olarak Arapça bir hitaptır. Onun Arapça gönderilişinin sebebi ilk muhataplarının Arap olmasıdır. İbrâhîm 14:4’te beyan edildiği üzere, “her peygamber kendi kavminin diliyle gönderildiği” için, Kur’an da Arapçadır. Anlaşılsın diye Arapça indirilen bu kitabın prensip olarak anlaşılamaz ayeti olmamalıdır. Yûsuf 12:2 ve Zuhruf 43:3’te bu husus şu şekilde dile getirilmektedir: “Biz onu akledesiniz, anlayasınız diye Arapça bir Kur’an (hitap) olarak indirdik, şekillendirdik.”
ııı. Kur’an’ın sıfatlarından birisi [el-mübîn]’dir. Bu kelime “açıklamak ve apaçık olmak” anlamındaki [ebâne] kalıbından türetilmiştir ve “açıklayan, (bunun sonucunda) apaçık olan” demektir. Kur’an mesajı ve onun ayetleri özünde açık, işlev olarak da açıklayıcıdır. Kur’an, Nahl 16:89’da kendisinin her şeyi açıkladığını haber vermektedir. [Tibyân] olmak da kökü aynı olan [el-mübîn] sıfatı gibi “açıklayıcı ve apaçık” olmayı gerektirir. Böyle olunca, Kur’an’da anlaşılamaz ayetin bulunduğu iddiası bu sıfata aykırıdır.
ıv. Kur’an, Nahl 16:103 ve Şu’arâ 26:195’te kendisini “apaçık Arapça bir lisan”a sahip olarak tanıtmaktadır. Bu özellikteki bir kitabın ayetlerinin anlaşılamaması söz konusu olamaz.
- Kur’an, En’âm 6:114, 119, A’râf 7:52, Hûd 11:1 ve Fussilet 41:3 gibi ayetlerde de belirtildiği gibi, ayetlerinin Yüce Allah tarafından açıklandığını ortaya koymaktadır. En’âm 6:114’te [mufassalen], En’âm 6:119’da [fessale], A’râf 7:52’de [fessalnâ,] Hûd 11:1 ve Fussilet 41:3’te [fussilet] “açıklanmış” kelimeleri kullanılmakta, bu nedenle Kur’an’da anlaşılamaz ayetin bulunmayacağı dolaylı olarak belirtilmiş olmaktadır.
vı. Fussilet 41:44’te dile getirildiği üzere, Kur’an farklı bir dilde indirilseydi ilk muhatapları olan Araplar şöyle derlerdi: “Onun ayetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Arap olana yabancı dille bir (hitap mı)?” Buradan hareketle, Kur’an ayetlerinin açıklandığı ve böyle bir itirazın yersiz olduğu ifade edilmektedir. Demek ki Kur’an’da anlamsız veya anlaşılamaz ayet yoktur.
vıı. “Hidayet, rahmet, şifa, öğüt, hatırlatma” gibi sıfatları ve işlevleri bulunan Kur’an’ın anlaşılamaması söz konusu olamaz. Aksi takdirde bu sıfatlar anlamını kaybeder.
vııı. Kur’an çeşitli ayetlerde [tefekkür], [tezekkür], [te’akkul], [tefakkuh] gibi düşünmeyle, akletmeyle ilgili faaliyetlerde bulunmayı muhataplarına emretmekte, bunu yapmayanları da şiddetli bir şekilde uyarıp ayıplamaktadır. Dahası Yûnus 10:100’de “Yüce Allah’ın akletmeyenlere pislik yağdıracağı” beyan edilmektedir. Prensip olarak bir tür zihinsel bir uyanma emreden kitabın içerisinde mutlak anlamda manasız kelimelerin bulunduğunu iddia etmek anlaşılamaz bir durumdur.
ıx. Kur’an, bir önceki maddede söylediklerimize ilave olarak, özellikle [tedebbür] emreder. Nisâ 4:82, Mü’minûn 23:68, Sâd 38:29 ve Muhammed 47:24’te yer alan bu kavram, ayetlerin kökünü, derinliklerini ve arka planını iyice incelemeyi, bu sayede ileriye yönelik tedbir almayı ifade eder. Bir anlamda satıra bakarak satır arasını görmeyi ve söylenenden hareketle söylenmek isteneni kavramayı içerir. Özelliği bu tür kelimelerle dile getirilen Kur’an’ın prensip olarak manasız veya anlaşılamayan ayetleri olamaz.
- Bütün bu söylediklerimizin özeti olarak şunu söyleyebiliriz: Kur’an’da önce yaklaşık 60,(18) sonra 10,(19) en sonunda da 1 surelik(20) meydan okuma ayetleri vardır. [Tehaddî] denilen “meydan okuma”da aslolan şey, aslında prensip olarak mümkün olan bir isteğin meydan okuyarak dile getirilmesidir. Kur’an harf, kelime ve cümlelerden oluşturulmuştur ki bunları Araplar veya diğer pek çok insan kullanmaktadır.
Muhataplar söyleneni anlıyorlardı; çünkü anlaşılamayan bir şeyle meydan okunamazdı. Ancak insanlar Kur’an’ın eşsiz edebiyat özelliği ve şaşılacak şekilde fert ve toplumu dönüştürücülüğü nedeniyle, bu meydan okuma karşısında âciz kalmışlardır. İşte sırf bu açıdan bile bakıldığında, Kur’an’da anlaşılamayan bir ayetin bulunması düşünülemez.
xı. Kur’an’da anlaşılamaz ifadelerin bulunmadığıyla ilgili olarak Hz. Peygamber’den nakledilen pek çok rivayet de söz konusudur. Bunlardan iki tanesini aktarmakla yetineceğiz.
Rivayete göre Nebi (as) şöyle buyurmuştur:
تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا كِتَابَ اللَّهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ “Size iki şey bırakıyorum ki onlara sıkıca sarıldığınız sürece sapmazsınız: Biri Allah’ın kitabı, diğeri de Nebisinin sünneti (yani onu uygulama biçimi)dir.”
Bir başka rivayete göre ise Hz. Peygamber’in şu beyanı söz konusudur:
ومن ابتغى الهدى في غيره أضله الله “Her kim hidayeti (rehberliği) Kur’an’ın dışında ararsa Allah onu saptırır.”
İşte bu rivayetlerden de anlaşılacağı üzere, hidayet demek olan vahyin anlaşılması bir zorunluluktur. Anlaşılmayan şeyden hidayet olamayacağına göre, demek ki Kur’an da elbette ve muhakkak ki anlaşılacak şekilde gönderilmiş ilahi bir mesajdır.
- c) Mukatta’a Harflerinin Bilinebilirliği Meselesi
[Mukatta’a] harflerinin anlamının bilinip bilinemeyeceği hususunda âlimlerimiz iki temel yaklaşıma sahiptir:
ı. Bazı âlimlerimiz bu harflerin anlamlarının bilinemeyeceği kanaatindedirler.
* Hz. Ebû Bekir’in konuyla ilgili şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Her kitabın bir sırrı vardır; Allah’ın Kur’an’daki sırrı da sure başlarıdır.”
*Hz. Ali’nin şu ifadeleri kullandığı nakledilmektedir: “Her kitabın bir özü vardır; bu kitabın özü de hecâ harfleridir.”
* İbn Mes’ûd ve Raşid Halifelere nispet edilen rivayetlere göre ise, “Bu harfler gizli bir ilim ve kapalı bir sırdır. Allah onları bilmeyi kendisine özel kılmıştır.”
* İmam Şa’bî, bu harflerin Yüce Allah’ın sırrı olduğunu, onları talep etmemek gerektiğini beyan etmektedir.
* İbn Abbas’a nispet edilen bir görüşe göre, âlimlerin onları anlamaktan aciz kaldığı ifade edilmektedir.
* Ebû Hâtim de “Kur’an’da mukatta’a harflerini sure başlarında bulduk. Allah’ın bunlarla ne kastettiğini bilemiyoruz” demiştir.
Bu görüşlerden anlaşılan şudur: Bu harfler Kur’an’ın sırlarıdır, gizemleridir; onları Yüce Allah’tan başkası bilemez. Bunlar sırlı birer ilimdir veya Yüce Allah ile Resülullah (as) arasında birer şifredir; dolayısıyla bunların anlaşılması mümkün değildir. Biz, Kur’an’da anlamsız veya anlamı bilinemeyecek şeylerin bulunmadığını kabul ettiğimiz için, bu yaklaşımlara mesafeli durmakta, bunların sahih bir şekilde aktarılamadığını düşünmekte ve bu yaklaşımı doğru bulmamaktayız.
Mukatta’a harflerinin “Yüce Allah ile Nebi (as) arasında şifre olduğu iddiası” son derece hatalıdır. Çünkü Mâide 5:67’ye göre Hz. Peygamber’in Rabbimizden kendisine indirilen her şeyi tebliğ etmesi gerektiği, aksi takdirde görevini yapmamış olacağı beyan edilmektedir. Elçilik, verilen görevi veya emaneti yerine getirmeyi gerektirir. Bilgiyi gizlemek elçilik göreviyle bağdaşmaz. Şüphesiz ki Hz. Peygamber böyle bir eksiklikle anılamaz. Çünkü o, kendisine vahyedilen her şeyi tebliğ ettiğini ve ümmetini buna şahit tuttuğunu “Veda Hutbesi”nde de ilan etmiştir.
ıı. Diğer bir gruba göre ise bu harfler müteşâbih ayetlerdendir. Müteşâbihlerin de üzerinde durulması, etraflıca düşünülüp te’vil edilmesi gerekir. Müteşâbihler anlamı olmayan ayetler değillerdir. Onlar çok anlamlılık esasına dayalı ifadelerdir ve haklarında sözün tükenmediği metinlerdir. Kelime olarak “birbiriyle benzeşen ayetler, ifadeler” anlamına gelen müteşâbihler için “kesin anlamları veya maksatları şudur” demek hatalı olur. İlimde derinleşen âlimler onlarla ilgili yorumları gerçekleştirebilirler.
Bizim de benimsediğimiz bu görüşten hareketle, [mukatta’a] harfleri hakkında âlimlerimiz tarafından öne sürülen bazı fikir ve değerlendirmeleri hatırlatmak istiyoruz.
- d) Mukatta’a Harflerinin Muhtemel Anlamları
ı. Halil b. Ahmed ve Sîbeveyh’e göre, bu harfler “surelerin isimleri”dir. Hangi surenin başında gelmişlerse o surenin ismini belirlemiş olabilirler. [Tâhâ, Yâsîn, Sâd, Kâf ] ve [ Nûn] sureleri bunun örneğidir.
ıı. İbn Abbas’a göre, bu harflerin her biri “Yüce Allah’ın isimlerinden veya sıfatlarından biri”ne delalet ettiği gibi, Allah’tan başka isimlere de delalet edebilirler. Mesela [elif lâmmîm]’deki [elif] “Yüce Allah”a, [lâm] “latîf” sıfatına, [mîm] de “mecîd” ve benzeri sıfatlara delalet etmektedir. Yine burada [elif] “Yüce Allah”a, [lâm] “Cebrail (as)” a, [mîm] ise “Hz. Muhammed”e işaret edebilir. Bu son yaklaşıma göre, vahyin Yüce Allah tarafından Cebrail (as) aracılığıyla Hz. Muhammed’e indirildiği belirtilmiş olur.
ııı. Bu harfler bir araya getirilirse Yüce Allah’ın isim veya sıfatlarından bir kısmı elde edilebilir. Bu bağlamda bir örnek olarak, İbn Abbas’tan gelen bir rivayete göre, الٓرٰ [elif lâm râ], حٰمٓ [hâ mîm] ve نٓ [nûn] harfleri bir araya getirilirse اَلرَّحْمٰن [er-rahmân] kelimesi elde edilmektedir.(25)
ıv. Bu harflerin bir kısmı [yâ sîn] ve [tâ hâ] harfleri gibi özel olarak Hz. Peygamber’i sembolize edebilir. İlk konusu Hz. Musa ile ilgili olan Şu’arâ ve Neml surelerinin, ayrıca içerdiği tek kıssa Hz. Musa’dan oluşan Kasas suresinin başındaki [tâ sîn mîm] ve [tâ sîn ] harfleri “Tûr-i Sina” veya “Musa’nın vahiy aldığı Tûr-i Sina” manasına alınabilir. Diğer surelerde de bu tür örneklendirmeleri yapmak mümkündür.
- Bu harfler Yüce Allah’ın “ism-i a’zam”ı şeklinde düşünülebilir. Yani bu harfler Yüce Allah’ı anlatan en yüce isimleri simgeliyor olabilir. Rabbimiz yüce olduğu için O’nun isimleri de yücedir ve bu harfler o yüce isimleri sembolize ediyor denebilir.
vı. Kelbî, Süddî ve Katâde’ye göre, bu harfler “Kur’an’ın isimleri” olabilir. Zira bu harflerden sonra genellikle vahye gönderme yapıldığı için, maksadı Kur’an’ın isimleri olarak anlamakta hiçbir sakınca yoktur. Nitekim [sâd, kâf, nûn, elif lâm mîm, elif lâm râ, elim lâm mîm râ, elif lâm mîm sâd, hâ mîm], [ hâ mîm ‘ayn sîn kâf] gibi harflerin peşinden [el-kitâb]’ın veya “vahy”in geldiği herkesin malumudur.
vıı. Ahfeş’e göre, Yüce Allah bu harflere “yemin” etmektedir. Bu durumda Yüce Allah insanlara onların kullandığı harflerin yarısını kullanarak bir anlamda meydan okumuş olmaktadır. Dahası, harfe, kelimeye, cümleye, ayete, sureye, bütünüyle kitaba yemin edilerek ilmin önemine ve Yüce Allah’ın eşsiz ve erişilmez bilgisine dikkat çekilmiş olabilir.
vııı. Ferrâ, Kutrub ve Müberred’e göre, bunlar münferit harflerdir; gayesi müşriklerin ilgi ve dikkatini çekmektir; onlara meydan okumaktır. Muhataplar eğer müşrik veya kâfir iseler inkâr durumlarına göre bazen bir, bazen de sırasıyla iki, üç, dört, hatta beş harfli uyarı gelmektedir. Bu durumda onlara sıra dışı bir hitap ile seslenilmekte ve hitaba karşı daha ciddi ve ilgili bir tavır takınmaları gerektiği bildirilmiş olmaktadır.
ıx. Bu harfler birer “tembih edatı” olarak da kabul edilebilir. Dolayısıyla bunların Hz. Peygamber’i ve müminleri uyarmak için gelmiş olmaları da muhtemeldir. Onların vahyin gelişine hazır hale gelmesini sağlamak için bazı surelerin başında bu harflere yer verilmiş olabilir. Eğer muhataplar müminler ise onların meşguliyet durumları göz önüne alınmakta ve değişik sayılarda harflere yer verilmektedir. Bu durumda konunun önemi vurgulanmakta ve muhatapların dikkatleri çekilmektedir, denebilir.
- Bu harfler, başlarında bulundukları surelerin içerisinde konusu geçen eski peygamberlere ve tebliğ ettikleri mesajlara veya kitaplarına işaret ediyor da olabilir.
xı. Güncel bir benzetmeyle söyleyecek olursak, bu harfler monitör ve akıllı telefon uygulamalarındaki dosya simgeleri gibi bir görev de üstlenmiş olabilir. Bu sayede ilgili harflerin bazı kitapları veya bazı temel konuları ya da bir veya birden çok peygamberi nitelendirmesi de mümkündür.
xıı. Bu harfler mutlak anlamda vahye işaret ediyor da olabilir.
Mukatta’a harfleri hakkında genel değerlendirmeleri bu şekilde ifade ettikten sonra, şu hususu da özellikle hatırlatmamız gerekmektedir: Müsteşrikler bu harflerin, sahâbîleri veya vahiy kâtiplerini simgelemek için Hz. Peygamber tarafından Kur’an’a ilave edildiğini iddia etmektedirler. Bu görüş son derece yanlıştır ve bunun kesinlikle kabul edilebilir bir tarafı da yoktur. Kur’an’a beşer kaynaklı müdahaleler yapıldığı iddiası bizzat Necm 53:4 gibi ayetlerde de belirtildiği gibi Kur’an tarafından reddedilmektedir. “Bu harflerin anlamı yoktur” türünden yaklaşımlar maalesef bu ve benzer iddiaların dile getirilmesine neden olabilmektedir.
Harflerin manasıyla ilgili belirtilen görüşlerden anlaşılıyor ki bu konuda açık ve kesin neticelere ulaşılamamıştır. Harfler hakkında geçmişte ve günümüzde birçok şey söylenmiştir; gelecekte de pek çok şey söylenecektir. Ortaya atılan ve bir kısmını aktardığımız bu görüşler, bazı yönlerden akla uygun geliyorsa da hemen hemen hepsinin eleştiriye açık yönleri bulunmaktadır. Resülullah (as)’dan bu hususta açıklama anlamında herhangi bir rivayet nakledilmediği için, bu konuda bizlere düşen görev, bu harflerle ilgili sözün tükenmeyeceğini ve kesin anlamın belirlenemeyeceğini kabul etmektir.
(Prof. Dr. Mehmet Okuyan /Tefsir)
Hocamız farkında mıdır yoksa değil midir, bilemiyoruz ama sözün en başında “‘Hurûf-ı mukattaa’ların anlamı bilinemez.” şeklinde açıklamalarda bulunanların görüşlerini aktarmasının ardından onlara gayet cevval bir tonda “Kur’an’da anlamı bilinemeyen bir şey olmaz.” cevabını vermiş, art arda gerekçelerini sıralamış fakat sözünü şöyle bir cümle ile bitirmiştir: “Resülullah (as)’dan bu hususta açıklama anlamında herhangi bir rivayet nakledilmediği için, bu konuda bizlere düşen görev, bu harflerle ilgili sözün tükenmeyeceğini ve kesin anlamın belirlenemeyeceğini kabul etmektir.” Bu da yazının başı ile sonunun farklı şeyler söylediği anlamına gelmektedir, bir daha gözden geçirmesi için bu derin çelişkiye dikkat çekmekle yetiniyoruz fakat hoca çelişsin veya çelişmesin eninde sonunda “‘Hurûf-ı mukattaa’ nedir, ne işe yarar, sureler neden böyle başlamıştır?” soruları cevapsız kalmaktadır. Hocamız aslında hiçbiri cevap olmayı hak etmeyen pek çok söylemi bir araya getirerek cevap olmayan ve olması da imkansız olan bir koleksiyon oluşturmuştur.
Bu durum az önce sorduğumuz birinci soruyla alakalı verilen cevaplardır. İkinci soru yani “Yusuf suresinin birinci ayetinde geçen ‘tilke’ işaret ismi neyi/neleri işaret etmektedir?” sorusu hâlâ açıktadır. Onun cevabını da Fahreddin er-Râzî’den alalım. Aşağıya alacağımız Râzî’nin açıklamaları aynı ayetin bir benzeri olan Yunus suresinin birinci ayetinden alınmıştır.
“Elif. Lâm. Ra. İşte bunlar hikmet dolu kitabın ayetleridir”.
İbn Abbas (radıyallahü anh)’dan şu rivayet edilmiştir: “Bu sure, (Yunus. 40)ayeti hâriç, Mekkî olup, bu ayet Medine’de yahûdîler hakkında nazil olmuştur.
Elif, Lâm, Râ Hakkında
Cenâb-ı Allah, “Elif, lâm, ra” buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
Birinci Mesele
Nafî, İbn Kesir ve Âsim, râ’nın fethası ve tefhimle (kalın olarak); Ebu Amr, Hamza, Kisâî ve Ebu Bekrin râvisi Yahya, ra’nın kesresi ve imale ile okumuşlardır. Nâfî, İbn Âmir ve Âsım’ın râvîsi Hammâd, râ’yı fetha ve kesre arası bir hareke ile okumuşlardır. Bil ki bütün bunlar doğru kullanışlardır.
Vahidî şöyle demektedir: “Asıl olan, tıpkı ma ve lâ kelimelerinde olduğu gibi bu kelimelerde imâle yapmamaktır. Çünkü bunların elifleri, ya harfinden çevrilmiş değillerdir. Bunu imâle ile okuyanlar, bu lafızların, belli harflerin isimleri oluşlarından ötürü imâle yapmışlar ve böylece bu imâleleri ile bunların birer harf değil, isim olduklarına dikkat çekmek istemişlerdir.”
İkinci Mesele
Alimer, ayetteki “elif, lâm. ra” ifadesinin, yalnız başına bir ayet olmadığı, Tâ-hâ ifadesinin ise tek başına bir ayet olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu ikisinin farkı şudur:
Elif, lâm, râ kelimesi kendisinden sonra gelen ayetlerin duraklarıyla bir benzerlik arzetmez. Fakat Tâ-hâ kelimesi böyle olmayıp kendisinden sonra gelen ayetlerin durakları (sonları) ile bir benzerlik arzetmektedir.
Üçüncü Mesele
Bu çeşit kelimelerin yani huruf-u mukattaanın tefsiri hususundaki tafsilat, Bakara suresinin başında geçmişti.
Fakat biz yine de burada, bu husustaki bazı izahları ele alalım: İbn Abbas (radıyallahü anh), bunun manasının “Ben Allah’ım, görürüm” şeklinde olduğunu söylemiştir- Bunun manasının “Ben, rabb’im. Benden başka rab yok” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yine ve kelimelerinin, Allah’ın “Rahman” isminin harfleri oldukları söylenmiştir.
Hikmetli Kitap: Kuran Veya Levh-i Mahfuzdur
Cenâb-ı Allah, “İşte bunlar hikmet dolu kitabın ayetleridir” buyurmuştur. Bu tabirle ilgili iki mesele vardır:
Birinci Mesele
Ayetteki tilke ile, bu sûredeki ayetlere işaret edilebileceği gibi, bu sûreden önce inmiş olan bütün Kur’an ayetlerine işaret edilmiş olması da muhtemeldir. Yine, “Kitab-ı Hakîm” (hikmet dolu kitab) tabiri ile, Kur’an-ı Kerim’in kastedilmiş olması muhtemel olduğu gibi, her (semavi) kitabın kendisinden yazılıp çıkarıldığı Allah katında mahfuz (saklı) kitabın, yani Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olması da muhtemeldir, Nitekim Cenâb-ı Hak: “Muhakkak ki O, elbette çok şerefli bir Kur’an’dır. O. Levh-i Mahfuz’da (yazılı)dır ” (Vakıa, 77-78), “Doğrusu o kitab, çok şerefli bir Kur’an’dır, ki Levh-i Mahfuzdadır” (Büruc, 21-22), “Şüphesiz O Kur’an, nezdimızdeki ana kitabta sabit, çok yüce, çok kıymetli bir kitabtır” (Zuhruf, 4) ve “Allah dilediğini imha eder, dilediğini vücûda getirir. Ana kitab O’nun nezdindedir” (Ra’d, 39) buyurmuştur.
Bahsettiğimiz ihtimalleri iyice kavradığında ayetin manasında şu dört ihtimal ortaya çıkar:
Birinci ihtimal: “Tilke = işte onlar” tabiri ile bu sûrede yer alan ayetlere işaret edilmiş olmasıdır. Buna göre ayetin takdiri: “O ayetler, hakim olan o kitabın, yani Kur’an’ın ayetleridir” şeklinde olur. Bu böyledir. Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e, suyun silip yok edemediği, uzun zaman geçmesinin kendisini değiştiremeyeceği bir kitabı indireceğini vadetmiştir. Buna göre kelamın takdiri, sûresinde (Yûnus sûresinde) bulunan şu ayetler, suyun kendisini silip yokedemediği o muhkem kitabın ayetleridir” şeklinde olur.
İkinci ihtimal: “Bu surede yer alan o ayetler, Allah’ın katında saklı ve muhafazalı olan kitabın (Levh-i Mahfuz’un) ayetleridir” manasıdır. Bil ki bu iki görüşe göre, “İşte onlar” kelimesi ile, bu sûrenin ayetlerine işaret edilmiş olur. Bu durumda, şöyle bir problem ortaya çıkar: Tilke “İşte onlar” lafzı ise, gâib olana (ortada olmayan-görünmeyen şeye) işaret edilir. Halbuki bu sûrenin ayetleri ortadadır. Binâenaleyh daha nasrl bu lafız ile, bu ayetlere işaret edilmesi yerinde ve güzel olabilir? Bil ki bu soru cevab ile birlikte, (Bakara. 1-2) ayetlerinin tefsirinde geçmişti.
Üçüncü ve dördüncü ihtimal: Bu lafızda, bu sûreden önce geçen Kur’an ayetlerine işaret edilmiştir. Dolayısıyla bununla kastedilen Kur’an-ı Hakîm’in ayetleridir. Kitab-ı Hakîm’in ayetlerinden maksad, Allah katında saklı ve gizli olan o kitabın (Levh-i Mahfuz’un) ayetleridir.
Bu ayet hakkında şöyle iki görüş daha vardır:
- a)Kitab-ı Hakîm’den maksad, Tevrat ve İncil’dir. Buna göre ayetin manası, “Bu sûrede zikredilen ayetler, Tevrat ve İncil’de de bahsedilen ayetlerdir” şeklinde olur ki bu, “Bu sûrede ele alınan kıssalar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), Tevrat ve İncil’i bilmediği halde. Tevrat’ta ve İncil’de bahsedilen kıssalara uygundur. Binâenaleyh bu uygunluğun bulunuşu, Allahü teâlâ’nın, Hazret-i Muhammed’e vahiy indirmiş olmasıyla mümkündür” demektir.
- b)Bu Ebu Müslim’in görüşü olup, buna göre, ayetteki elif, lâm, râ harfleri, elifba harflerine birer işarettir. Binaenaleyh “elif. lâm, râ” ‘İşte bunlar Kitab-ı Hakîm’in ayetleridir” ayetinin manası, “Bu harfler, meydan okumaya esas teşkil eden ve o Kitaö için birer ayet ve alamet kılınan şeylerdir. Binâenaleyh bu kitabın insanların sözünden mucizevî bir sıfatla, farklılığı söz konusu olmasaydı, o zaman bu üslûbun, aynı harfleri söyleyebilen diğer insanların sözlerine değil de, sadece bu kitaba has olması imkansız olurdu” şeklindedir.
İşte, ‘hurûf-ı mukattaa’ ve ayetteki ‘tilke’ kelimesi ile ilgili cevaplar bu şekildedir. Peki, hem bir önceki Prof. Dr. Mehmet Okuyan’ın hem de Râzî’nin açıklamaları bize bir şey demektedirler mi? Hayır, bize çok şey diyerek aslında hiçbir şey dememektedirler. Önümüze cevap olması muhtemel koleksiyonlar koymakta ve adeta “seç-beğen-al” denilmektedir. Sonuçta hem “‘Hurûf-ı mukattaa’ nedir, ne işe yarar?” sorusu hem de “‘Tilke’ işaret ismi neyi işaret ediyor?” sorusu laf kalabalığında kaybolup gitmektedir.
Meselenin reddedilmesi imkansız bir asla yaslanarak çözülmesi mümkün müdür, yoksa bu sorular cevapsız sorular olarak her dönemdeki Müslümanların cevapsız sorularla birlikte yaşaması gereken bir kader midir?
Meseleye bir de Kur’an’ın Allah resulüne ‘sözlü’ olarak verildiğini, sonradan vahiy katipleri tarafından yazıya geçirildiği haberlerini kattığımızda konu hepten içinden çıkılmaz bir hal almaktadır çünkü sözlü olarak “Şunlar, bu kitabın ayetleridir.” denilmesi durumunda bir şeyin işaret ediliyor, bir şekilde gösteriliyor olması gerekmektedir yani Cebrail ile iletişimi sözlü sohbet şeklinde gerçekleşen Allah resulü, Cebrail ona sözlü olarak “Şunlar, bu kitabın ayetleridir.” dediğinde eğer Cebrail parmağıyla bir şeyi göstermemişse resul ne anlamıştır acaba? Şunu mu anlamıştır? “Ben birazdan sana birtakım sözler söyleyeceğim, onlar bu kitabın sözleridir.” Eğer bunu anlamışsa anladığı bu söz, kitabın bir ayeti değil de Cebrail’in kendisine ait bir söz olmaz mı?
Böylesi sorulara farklı bir açılım getirmek için şöyle bir yaklaşım benimseyelim. Bu ayetin irabını yapanlar ayetin başındaki ‘hurûf-ı mukattaa’yı cümle dışında bırakırken geçerli bir temelden hareketle mi bunu yapmışlardır, ya da karşımızdaki metin, o harfleri, cümlenin bir ögesi haline getirerek anlamamıza asla müsaade etmemekte midir? İşte bunu anlamak için ayeti bir daha yazalım.
12 Yusuf 1
الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
Birazdan biz de bu cümleye bir irab önereceğiz. Okuyucunun, önereceğimiz irabı karşılaştırması için daha önce hanım hocalarımızdan alıntıladığımız irabı bir daha veriyoruz:
الٓـرٰ۠ Hurûf-u mukatta harflerindendir.
تِلْكَ اٰيَاتُ الْـكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠
İsim cümlesidir. İşaret ismi تِلْكَ mübteda olarak mahallen merfûdur.
ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
اٰيَاتُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.
الْـكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
المبين kelimesi الْـكِتَابِ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Bu irab ayetteki الٓـرٰ ifadesine kendisinden sonraki cümlede bir öge değeri vermeyen tabiri caizse kendisinden sonraki cümleden kesip kopararak anlamsız bir şekilde tek başına bırakan bir irab’tır fakat aynı gramer kurallarını kullanarak ‘hurûf-ı mukattaa’ denilen harfleri cümleye dahil etme imkanı da vardır. Şöyle ki:
| الْمُبِينِ | الْكِتَابِ | اٰيَاتُ | تِلْكَ | الٓر |
| Sıfat | Muzafun ileyh ve mevsuf | Haber / yüklem ve muzaf | Sıfat (Kural:işaret ettiği şeyden sonra gelen işaret isimleri sıfat olurlar | Müpteda /özne |
İşte, buna göre ayete verilecek mealin şöyle olması gerekir:
12 Yusuf 1
الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
Şu (الٓرٰ۠ – elif, lam, ra), mübin olan bu kitabın (yazının) işaretleridir.
Hemen belirtelim ki böylesi bir üslup ancak yazıda geçerli olan bir üsluptur. Sohbet ortamında “şunlar” denilmesi durumunda söz söyleyenin mutlaka bir şeyi göstermesi gereklidir. Böylesi bir cümle kitapta kullanılan işaretleri tanıtan bir cümleye dönüşür fakat tabi ki hemen bize şu sorulacaktır: “İyi ama Kur’an’da 28 işaret vardır, oysa 29 surenin başında geçen ‘hurûf-ı mukattaa’ harfleri sadece 14 tanedir. Bu durumda böylesi cümleler nasıl olacak da yazıda kullanılan işaretleri tanıtmış olacak?”
Bu haklı soruya hemen cevap verelim. Evet, günümüzde, elimizde bulunan Mushaflardaki yazının alfabesinde 28 işaret vardır fakat Kur’an’ın ilk yazısında 28 harf değil 15 işaretin olduğu bir alfabe kullanılmıştır ve Yüce Allah’a hamdolsun ki sanılanın aksine bu şekilde bir yazının kullanıldığı Mushaflardan yüz binlercesi günümüze kadar ulaşmıştır. İşte bu yazıya göre Yusuf suresinin birinci ayetinin transkripti ve yazının orijinal hali şu şekildedir.
12 Yusuf 1
الر تلك ايات الكتب المبين
(Not: Bu resimler www.elktb.net sitesinden alınmıştır. Bu resimler Paris, Londra, Topkapı, Sana, Tübingen nüshalarının Yusuf suresine ait sayfalarının resimleridir. Meraklıları için sitede çok daha fazlası bulunmaktadır.)
Kur’an’ın ilk kaynağındaki 15 işaretli yazıyla yazılmış halini ve günümüzdeki 28 harfle yazılmış halini düşündüğümüzde “Kur’an’daki Cümlelerin Sabitliği” meselesinin bir makaleye sığmayacak kadar çok daha büyük bir mesele olduğu kendiliğinden anlaşılmış olacaktır. Allah izin ve imkan verirse ilerideki “İmlanın Sabitliği” bölümünde üzerinde daha detaylıca duracağımız için, Kur’an’ın 15 işaretli imlasının tamamen terkedilip, hepsi de sonradan ortaya çıkmış kıraatlerin temel alınmasının ne gibi sıkıntılar doğurduğunu orada açıklamaya çalışacağız. Biz, bu örneklerden sonra, “Cümleleri Sabitlemek” başlığına geri dönelim.
‘Cümle’ ile ‘ayet’ kelimesi arasındaki farklara değinmiştik. Bu farkların bir de gramere yansıması vardır. Biraz da ona değinelim. Aslında ‘cümle’ dendiğinde akla sadece iki çeşit cümle gelir; “isim ve fiil cümlesi”. Bir cümlede ögeler işte bu temele göre belirlenir. İki cümle arasında cümlede bulunması gereken ögeler açısından farklılıklar vardır. İsim cümlesinde hiçbir ‘zaman kaydı’ yoktur ve sadece müpteda-haber (özne-yüklem) bulunur ve bu ögelerin bulunması durumunda isterse ögeler sadece iki kelime olsun cümle tamamlanmış olur fakat fiil cümlesi öyle değildir. Fiil cümlesinde tek başına bir fiil bile cümle sayılır ama bu cümle sadece cümle-i müfide’dir. Mesela, sadece “Geldi.” dediğimizde bu bir cümledir. Bu fiilde gizli bir özne vardır ve sadece “geldi” kelimesinden “O geldi.” anlaşılmaktadır. Bu cümlede bir ‘zaman’ vardır. Sadece bu kelimeden “O, geçmiş bir zamanda geldi.” manası anlaşılır fakat böyle olmasına rağmen bir fiil cümlesinin tamamlanması için başka ögelere ihtiyaç vardır. Mesela, “O nereye geldi, nereden geldi, niçin geldi, neyle geldi, nasıl geldi?” gibi sorular cevapsız kalmaktadır. Ayrıca sorulması durumunda cevabı sadece isim cümlesi olarak verilebilecek “O kimdir?” gibi bir soru daha vardır. İşte, fiil cümlesinde tüm bunların cevabı olacak ögeler bulunduğunda anlam tamamlanır. Her isim cümlesinde sadece iki kelimelik özne-yüklem olması gramerin yeter şartı değil gerek şartıdır. Fiil cümlesinde de gereklilik şartının (fiil-fail) mutlaka olması şartıdır yani ne habersiz (yüklemsiz) müpteda (özne) ne de failsiz (öznesiz) bir fiil olur, zaten özneden soyutlanmış fiiller mastarlardır. Mesela, “gelmek, gitmek, içmek, oturmak” dediğimizde öznesi olmayan bir fiilden bahsediliyor demektir ki mastarlar fiil değil isim olarak kabul edilirler.
Bunlar gramere ait inceliklerdir fakat gramerde ‘cümle’ denildiğinde sadece anlamı tamamlanmış cümlelerden değil bir de şibh-i cümle denilen cümlelerden bahsedilir ki böylesi cümlelere Türkçede “cümlesiler” denmektedir. Bu ifadeler tam anlamıyla cümle değildir, yalnızca cümle yapısına benzerlik gösterirler. Bu tür yapılarda hem anlam tamamlanmamış olur hem de dilbilgisel ögeler bakımından eksiklikler görülür. Cümlesilerin anlam bütünlüğü ancak dinleyici veya okuyucunun katkılarıyla sağlanabilir. Örneğin, bu satırlarda kendi yazdıklarımızdan bazılarını bu duruma örnek olarak gösterelim.
- “…gramere ait inceliklerdir”
- “…sadece anlamı tamamlanmış cümlelerden değil”
- “…cümlelerden bahsedilir”
- “…kendi yazdıklarımızdan bazıları”
İşte böylesi cümlelere cümlesiler denir fakat eğer ki Kur’an’ın söz dizgelerine ‘ayet’ denilmişse –ki denilmiş– o halde Kur’an’da ‘şibh-i ayet’ yani ‘ayetsiler’ yani “ayet olmayan ama ayete benzeyen bir ifade”nin olmaması gerekir. Oysa bütünden koparılıp ayetsiler haline getirilen şu ifadelere bakalım:
(Abese 80/11)
كَلَّٓا اِنَّهَا تَذْكِرَةٌۚ
(Abese 80/12)
فَمَنْ شَٓاءَ ذَكَرَهُۢ
(Abese 80/13)
ف۪ي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍۙ
(Abese 80/14)
مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍۙ
(Abese 80/15)
بِاَيْد۪ي سَفَرَةٍۙ
(Abese 80/16)
كِرَامٍ بَرَرَةٍۜ
Müktesebatta bu söz dizgelerinin her birine ‘ayet’ denilmiştir, oysa bu söz dizgelerinin hiçbirinin anlamı tam değildir ve hiçbiri diğerleri olmadan anlamlı değildir. Mesela, bu bölümlere diğerleri olmadan meal verelim:
- Hayır, kesinlikle o, bir tezkiradır.
- Onu aklında tutmak isteyen.
- Mükerrem sayfalar içinde.
- Temizlenmiş olarak yükseltilmiş.
- Yazıcıların elleriyle.
- İyi olan ikramcılar.
Görüldüğü üzere her biri ayet olarak kabul gören bu parçalar kendi başlarına bir anlama gelmemektedir. O halde tekrar soralım, bu parçalara ‘ayet’ denilmişse –ki denilmiş– ‘ayet’ kelimesi, “işaret ettiği şeyi tam olarak işaret eden yani işaretinden neyi kastettiği anlaşılan şey” anlamını taşımaktadır; oysa bu şekilde bölünen ifadelerin parçalarının her birinin tek başlarına neyi kastettikleri asla anlaşılmamaktadır. O halde ilk halinde böyle parçalanmaların hiç olmadığı bir metni bu şekilde parçalamanın gerekçesi nedir? Eğer “okuma ve ezberleme kolaylığı için” denilirse 13 satırlık ve en az 30 cümleden oluşmuş Bakara 282. ayeti gibi uzun ayetleri ne yapacağız? Kaldı ki sırf okuma ve ezberleme kolaylığı olsun diye İslam inancının referans kaynağı olan bir metni bu şekle sokmak nasıl izah edilecektir?
İşte, bizim “Kur’an’daki cümlelerin sabitlenmesi”nden kastettiğimiz budur. Cümle bile olmayan ifadelere ‘ayet’ denilmesi akıl alır gibi değildir. Günümüzde Kur’an çalışması yapan herhangi birinin bunları görmezden gelerek bir çalışma yapması asla doğru sonuç vermeyecektir. Bir örnek olsun diye ‘Kur’an hassasiyeti’yle tanınmış olan bir vakfın mealini getirelim.
(Abese 80/11)
كَلَّٓا اِنَّهَا تَذْكِرَةٌۚ
Sakın ha (bunu bir daha yapma)! Onlar (Kur’an’da olanlar) kesinlikle doğru bilgidir.
(Abese 80/12)
فَمَنْ شَٓاءَ ذَكَرَهُۢ
Yapılması gerekeni yapan o bilgiden yararlanır.
(Abese 80/13)
ف۪ي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍۙ
O (Kur’an’ın aslı), değerli sayfalarda (yazılıdır),
(Abese 80/14)
مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍۙ
Yüksekte (birinci kat semada) tertemiz sayfalarda,
(Abese 80/15)
بِاَيْد۪ي سَفَرَةٍۙ
Yazıcıların /yazıcı meleklerin elleriyle
(Abese 80/16)
كِرَامٍ بَرَرَةٍۜ
Değerli ve erdemli olanların (elleriyle yazılmıştır).
Bu ayetlerin Arapça metninde sadece 14 kelime bulunmaktadır. Bu mealin yazarları ise söz dizgesindeki bu anlamsız bölünmeleri temel alarak metne bir meal vermeye çalışmaktadırlar. Sadece 14 kelimeyi kendi anlayışlarına göre anlamlı bir hale getirmek için Arapça metinde hiçbir karşılıkları hatta iması bile bulunmayan parantez içi ve dışı kaç kelime eklediklerine bakalım:
Bunu bir daha yapma,
Kur’an’da olanlar
Yapılması gerekeni yapan
Yararlanır
Kur’an’ın aslı
Yazılıdır
Birinci kat semada
Meleklerin
Elleriyle yazılmıştır.
Bu mealin yazarları sadece 14 kelime olan bir metni anlamlı hale getirmek için tam 19 kelime eklemişlerdir. Bu meal yazarlarını bilerek veya bilmeyerek böylesi bir davranış sergilemeye yönlendiren sebep, geçmiştekilerin hiçbir temele yaslanmadan Kur’an’daki cümleleri en olmayacak yerden parçalamalarını hiç dikkate almadan Kur’an’a meal yazmaya kalkışmalarıdır. Böylesi ayet bölünmelerindeki ilkesizlikler göz ardı edilerek Kur’an hakkında bir çalışma yapmak, insanı bir hayra ulaştırmayacağı gibi, Kur’an’ın metnine olmayan kelimeler sokuşturmak gibi Allah’ın huzurunda hesabının verilmesi imkansız bir sonuca da götürür çünkü bırakın herhangi bir meal veya tefsir yazarını bizzat Allah resulü bile eğer Yüce Allah’ın söylemediğini, sanki söylemiş gibi ayetlere eklerse çok dehşetli bir tehditle karşı karşıya getirilmiştir Hakka suresinin 44-47. ayetlerinde. Kendi resulünü bile dehşetengiz bir şekilde tehdit etmişse ondan geride kalanların nelere maruz kalacağını varın siz düşünün.