بسم الله الرحمنِ الرحيم
BAKARA 152-157. AYETLER – EDATLARIN ETKİSİ
(Bakara 2/154)
وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ
Velâ tekûlû li men yuktelu fî sebîli(A)llâhi emvât(un) bel ahyâun velâkin lâ teş’urûn(e)
Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin! Aslında onlar diridir ancak siz anlayamazsınız. (Mehmet Okuyan Meali)
Bu ayete genelde (hatta tamamen) M. Okuyan’ın verdiği meal verilmiş ve buna göre tefsirler yapılmıştır fakat hem bu mana hem de yapılan tefsirler, ayetin metni ve anlatmak istedikleri ile paralellik arz etmemektedir.
Bu durumun anlaşılması için ayeti anlamaya ayetin ortasında bulunan بَلْ (‘BEL’) edatından başlamak gerekmektedir. Bu edat genelde kendinden önceki cümlenin hükmünü iptal edip asıl hükmün kendisinden sonraki cümlede olduğunu belirtmek için kullanılır yani بَلْ (‘bel’) edatını iki cümlenin ortasına koyduğunuzda kendisinden önceki cümlenin yanlış, kendisinden sonraki cümlenin doğru olduğunu belirtmek için kullanılır. Eğer بَلْ (bel) edatından sonra cümle değil de müfred bir kelime gelirse bu durumda atıf harfi görevi yapar.
Ayete dikkatli bir şekilde baktığımızda tam da بَلْ (‘bel’) edatından önce ج (‘cim’) harfi ile gösterilen bir secavend olduğunu görmekteyiz. Bu secavend işaretinin anlamı şudur:
CİM (ج) … HEM DURMAK HEM GEÇMEK CAİZDİR ANCAK DURMAK DAHA EVLÂDIR.
Eğer tam da orada durursak ‘bel’ edatı atıf edatına dönüşür fakat orada durmamız ve ‘bel’ edatını atıf edatı olarak almamız için edattan sonraki ifadenin cümle olmaması gerekir.
Cümleyi ayırarak ayete bakalım: وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ / بَلْ / اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ
Bel (بَلْ) edatından sonra gelen cümleye baktığımızda, cümle kendi başına tam bir cümle değildir ve anlamlı değildir: “DİRİLER, AMA SİZ FARKINDA DEĞİLSİNİZ.”
“DİRİLER” kelimesinden sonraki virgüle dikkat edilmesi gerekir yani ‘BEL’ edatından sonraki cümleyi kendi başına ve edattan önceki cümleyle bir bağı olmayan cümle olarak alırsak, cümle anlamsızdır.
OYSA ayette gayet açık bir şekilde HAZİF vardır ve cümle aslında şöyledir:
وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ / بَلْ / تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ
Bu ifadenin Türkçesi şöyledir: ALLAH YOLU İÇİN ÖLDÜRÜLENLERE “ÖLÜLER” DEMEYİN / BİLAKİS / “ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLER HAYATTADIR AMA SİZ ŞUURUNDA DEĞİLSİNİZ” DEYİN.
Eğer bu cümlede müminlerden “Allah yolu için öldürülenleri ÖLÜ olarak nitelemeyin” şeklinde bir şey söylenmek istenseydi ‘VELA TASİFU MEN YUKTALU Fİ SEBİLİLLAHİ EMVATUN’ denmesi gerekirdi ya da eğer “ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLERİ ÖLÜ OLARAK ANMAYIN” denmek istenseydi ‘VELA TUZKİRU’ şeklinde bir fiil kullanılması gerekirdi.
‘VELA TEKULU’dan sonra gelen ‘Lİ’ harf-i cer’i “ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLERE ‘ÖLÜ’ DEMEYİN.” şeklinde bir anlam verir, fakat bu anlam bahse konu olan kişilerin ÖLÜLERLE KONUŞTUKLARI anlamını da beraberinde getirir.
Kur’an’da şöyle ayetler çoktur:
‘KALE NUHUN Lİ KAVMİHİ’
‘KALE MUSA Lİ KAVMİHİ’
‘KALE RABBUKE LİL MELAİKETİHİ’
Bu ifadelerde halihazırda olan muhataplarla konuşma vardır. Eğer biz Bakara 154. ayete “ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLERE ‘ÖLÜ’ DEMEYİN” şeklinde bir mana verirsek ‘Allah yolunda öldürülenler’, kişilerin konuştuğu muhatap olur. Bu da saçma bir durumdur.
İkinci olarak ayete verilen meallerdeki mantıksal bir çelişkinin görülmesi gerekir.
مَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ (men yuktelu fî sebîli(A)llâhi) ifadesi kavramsal bir ifadedir ve verilen mana şudur: “ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLER”
Şimdi, hem birisi diyecek ki “ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLER” hem de diyecek ki “Bunlara ‘ÖLÜ’ demeyin” İyi de sen kendin “ÖLDÜRÜLENLER” dedin ya!
Yani hem “ölü” diyen kendisi hem de “ölü” demeyi yasaklayan kendisi. Bu mantıksal bir çelişkidir.
Mesela, şöyle bir cümle düşünün: “KİTABA ‘KİTAP’ DEMEYİN BİLAKİS ‘HİTAP’ DEYİN.”
Bu sözü söyleyen önce KİTABIN “kitap” olduğunu kabul etmiş, ama sonra muhatabına, kitap olduğu şeye “kitap” dememesini söylemiştir. Bu durumda aslında “YALAN söyleyin” demiş olmaktadır.
Bu mantıksal çelişkiyi oluşturan ikinci durum da şudur: Ayetin sevkinden anlamaktayız ki bu tembih müminleredir. Müminler ise sadece Allah yolunda öldürülenlerin değil, herkesin aslında ölümle yok olmadığını ve diri olarak var olmaya devam ettiğini, fakat dünyada yaşayan insanların bunu hissetmediklerine bilir ve inanır yani Allah yolunda öldürülenler ‘ölü’ değil hayattadır da hangi yolda olursa olsun diğer ölenler yok mu oldular?
Bu mantıksal çelişki ‘EMVAT’ ve ‘EHYAUN’ ifadelerine verilen anlamlardan kaynaklanmaktadır. Daha önceki derslerimizde de bunu gündeme getirdik. Mesela, Kur’an’da “ÖLÜ TOPRAĞA HAYAT VERDİK.” şeklinde cümleler vardır oysa toprak HAYAT sahibi değildir, hayat sahibi olmak sadece canlılar içindir.
Böylesi cümlelerde ÖLÜ (‘mevt’) kelimesinin kastettiği mana “hayatını yitirmek” değil, “İŞLEVSİZ kalmak”tır. “İşlevsiz kalmak” yani “yapması gerekeni yapamamak”.
Daha anlaşılır bir ifade ile söyleyecek olursak; MADDİ BAŞARI ELDE EDEMEMEK.
Ayetteki ‘YUKTALU’ fiilinin meçhul olduğunu temel aldığımızda, bahse konu olan “Allah yolundaki kişiler”, kendilerini anmanın değersiz olduğu bazı kişiler tarafından maddi başarı elde edemeyecek şekilde etkisiz hale getirildiğinde onlara “BAŞARISIZ” demeyin.
Peki ne diyelim? Evet, kendileri yaşarken bazı kötü kişiler tarafından maddi başarısızlığa uğratıldılar ama onlar başkalarının dirilmesi için “HAYAT verici oldular” DEYİN. YANİ Allah yolunda kötüler tarafından engellendiği için MADDİ başarı elde edemeyenlerin başarısı maddi başarı elde etmek değil, Allah yolunda olmaktır.
Üstelik ayetin devamını göz önüne aldığımızda “ASLA MADDİ BAŞARIYI HEDEFLEMEYİN” gibi bir sonuç çıkmaktadır karşımıza:
(Bakara 2/155)
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ
Velenebluvennekum bişey-in mine-lḣavfi velcû’i venaksin mine-l-emvâli vel-enfusi ve-śśemerât(i) vebeşşiri-ssâbirîn(e)
‘HAVF, CUİ, NAKSİN MİNEL EMVAL VEL ENFUS VES SEMERAT’ … Bunların hepsi MADDİ KAYIPLAR yani maddi başarısızlıklardır. Bunları aşıp “KORKUDAN KURTULANI, AÇLIĞI YENİP DOYANI, HASTALIĞI YENİP İYİLEŞENİ, KAYBOLAN MALINI YERİNE KOYANI, TELEF OLMUŞ ÜRÜNÜNÜ YENİDEN EKENİ’ müjdele!” demiyor ayet; وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ (vebeşşiri-ssâbirîn(e)) diyor…
Yani “bunlarla durumun muktezasına uygun -ki o Yüce Allah’ın bildirdiği haldir- bir şekilde mücadele edenleri, bunların onları ALLAH YOLUNDA ENGELLEMEDİĞİ, ETKİSİZ HALE GETİRMEDİĞİ KİŞİLERİ MÜJDELE” diyor ayet.
Bakara 154-157 arasındaki ayetlerde derin bir incelik daha vardır fakat bu derinliğin anlaşılması 155. ayette geçen وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ (ve le neblüvennekum) kelimesinin anlaşılmasına bağlıdır.
- ayette geçen ‘MEN YUKTALU Fİ SEBİLİLLAH’ ifadesine “ALLAH’IN YOLU UĞRUNA ETKİSİZ HALE GETİRİLENLER” manası verildiğinde 155. ayette geçen لَنَبْلُوَنَّكُمْ (ve le neblüvennekum) kelimesindeki MUZARAAT harfi yani ‘NUN’ üzerinde de derin düşünmek gerekir.
ACABA (sadece “acaba?” diyorum kesin yargı vermiyorum) bu muzaraat harfinin ‘NUN’ değil de ‘YA’ olması; öncesine, sonrasına ve Kur’an’ın geneline daha uygun değil mi?
“Allah yolunda olanları ALLAH imtihan eder.”
Kaldı ki daha önceki derslerimizde ikisine de “imtihan etmek” manası verilen ‘BLY’ kökü ile ‘FTN’ köklerinin asla aynı anlama gelmediğini, birinin “sabitliği sağlamak” diğerinin ise “potansiyeli artırmak” ile alakalı olduğunu söylemiştik. Yani biri “sabitlik” diğeri “sürdürülebilirlik”.
Bu ikisine ilave olarak bir de Kur’an’da sadece 2 defa geçen ‘İMTİHAN’ kelimesi vardır. Bu da bahsi diğer bir konudur.
Bu kelimenin kastettiği anlam bakış açısına göre İKİ ŞEY ifade edebilir:
- BİR ŞEYE KABUL EDİLMEK İSTENEN KİŞİNİN, GEREKLİLİK ŞARTLARINI TAŞIYIP TAŞIMADIĞINA DAİR YAPILAN TEST
- BİR SÜRECİ BİTİREN KİŞİNİN, O SÜREÇTEN GEÇERKEN ÜSTÜNDE KALANLARDAN ARINIP ARINMADIĞINI ORTAYA ÇIKARMAK İÇİN YAPILAN TEST
Yani bakış açısına göre ya “kabul şartları” ya da “saflaştırma” şeklinde anlam kazanır.
Kanaatimce Kur’an’da iki defa geçen bu kelime birinde ilk anlamda, diğerinde ikinci anlamda kullanılmıştır çünkü hep dediğimiz gibi KELİMELER İZÂFE EDİLENLERE GÖRE ANLAM KAZANIR. Bu kelime her iki kullanımda iki farklı kişilere izafe edilmektedir.
Bu yüzden kelime izafe edildiği kişilere göre anlam kazanacaktır. Bir kullanımı “MUTTAKİLER”le diğer kullanımı ise “sonradan hicret eden mümine kadınlar”la alakalıdır. O halde biri “saflaştırma”yla diğeri ise “gerekli şartlar”la alakalıdır.
İMTİHAN: Kabul için gerekli şartları taşıyıp taşımadığına dair imtihan
FİTNE: Kabul edilenin kabul edildiği istikamette sabit kalıp kalmayacağına dair imtihan
BELEYE: kabul edildiği istikamette sabit kalanın o istikameti sürdürüp sürdürmeyeceğine dair imtihan
İMTİHAN (tekrar): kabul edildiği istikamette sabit kalıp bunu sürdürülebilir hale getirilenin SAF hale gelmesi için yapılan imtihan
Şimdi bu açıklamalardan sonra Bakara 155. ayete dönecek olursak;
(Bakara 2/155)
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ
Velenebluvennekum bişey-in mine-lḣavfi velcû’i venaksin mine-l-emvâli vel-enfusi ve-śśemerât(i) vebeşşiri-ssâbirîn(e)
Eğer bu ayetin başındaki لَنَبْلُوَنَّكُمْ (lenebluvennekum) ifadesindeki muzaraat harfinin ‘nun’ değil de ‘ya’ olduğunu temel alırsak; Bakara 154. ayetteki ‘BEL’ ifadesinden sonra ta 157. ayete kadar devam eden ifadeler, ‘bel’ edatından sonra hazfedilmiş “DEYİN” ifadesinin meful’ü olur ve “müminlere tüm bu sözleri söylemelerinin emredildiği” anlaşılmış olur.
Bu da şu ayetteki EMRİN gereği olur:
(Bakara 2/152)
فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ۟
Feżkurûnî eżkurkum veşkurû lî velâ tekfurûn(i)
Bu ayette ‘FEZKURUNİ’ denilmektedir yani “BENİ UNUTMAYIN / BENİ HATIRLAYIN”
Peki o zaman soralım: SENİ AKLIMIZDA NASIL TUTALIM, NASIL ANALIM?
Önce, “ŞU ŞEKİLDE ANMAYIN …” … “Allah yolunda maddi başarı elde edemeyenler BAŞARISIZ olarak kabul edilir.” (Böyle anmayın)
Sonra, “ŞÖYLE ANIN …”
Müminler, Yüce Allah’ın ‘YUHYİ’ ve ‘YUMİT’ olduğuna inanırlar. Bu durumda ayetteki ‘YUKTALU’ (öldürülenler) şeklinde meçhul gelen fiil malum hale getirildiğinde fiilin faili “ALLAH” olur.
YUHYİ ve YUMİT ifadelerini de “işlevini yerine getirmek” ve “etkisiz hale gelmek” şeklinde anlarsak -ki böyle anlaşılması zorunludur- o halde BİRKAÇ KİŞİYLE GEMİYE BİNEN NUH, TEK BAŞINA KAVMİNDEN AYRILAN HUD, BİRKAÇ AİLE İLE BAŞBAŞA KALAN SALİH, İBRAHİM, LUT, İSMAİL, İSHAK, YAKUP, (Yusuf buna dahil değil), MUSA, HARUN (Süleyman ve Davut da dahil değil), YUNUS, EYYÜP, ZEKERİYYA, YAHYA ve İSA gibi resuller MADDİ BİR BAŞARI ELDE EDEMEDİLER.
‘YUHYİ’ ve ‘YUMİT’ Allah olduğuna göre bunları başarısız kılan hâşâ Yüce Allah mı olmaktadır yoksa tüm bu ayetler “BAŞARI” denen şeyin “MADDİ başarı” olmadığını, ‘YUHYİ’ ve ‘YUMİT’ olmanın “Maddiyat” ile bir alakasının olmadığını, “başarı”nın ölçüsünün bambaşka şeyler olduğunu mu anlatmaktadır?
İşte, Bakara 152-157. ayetler arasında bahse konu olan şeyin bu şekilde bir yönü vardır. Eğer 155. ayetteki kelime ‘NEBLUVE’ değil de ‘YEBLUVE’ şeklinde okunursa sözlerin hepsi “MÜMİNLERE BÖYLE SÖYLEYİN” demek anlamına gelmektedir.
Yani “EY MÜMİNLER, BİZ SİZİ İMTİHAN EDİYORUZ” değil;
MÜMİNLER O KİMSELERDİR Kİ; YÜCE ALLAH’IN, KENDİLERİNİ SÜRDÜRÜLEBİLİR HALE GETİRMEK İÇİN İMTİHAN ETTİĞİNE İNANAN KİŞİLERDİR. ONLAR “BAŞARININ”; KORKUYU YENİP KORKUSUZ HALE GELMEDE, AÇLIĞI YENİP DOYMADA, EKSİLEN MALLARI YENİDEN YERİNE KOYMADA, HASTALIKLARI YENİP YENİDEN SAĞLIĞA KAVUŞMADA, HARAP OLAN TARLALARI YENİDEN YEŞERTMEDE OLMADIĞINA; BUNLARLA GEREKTİĞİ ZAMANDA, GEREKTİĞİ ŞEKİLDE VE GEREKTİĞİ MİKTARDA MÜCADELE ETMEDE OLDUĞUNA İNANAN KİMSELERDİR.
Bu ayetleri böyle anlarsak ne olur, müfessirlerin anladığı gibi anlarsak ne olur yani ne değişir?
Müfessirlerin dediği gibi anlarsak bu cümlelerin hepsi HABER cümlesi olur. Yukarıdaki gibi anlarsak ANLAMI, EMİR CÜMLESİNDEN ÇOK DAHA KUVVETLİ İNŞA CÜMLESİ OLUR.
(SADECE BİR ‘EDAT’ NELERİ DEĞİŞTİRİYORMUŞ MEĞERSE)
Kusursuzluk sadece Âlemlerin Rabbi Allah’ın olabileceği bir şeydir.
الحمد لله رب العلمين