İLTİFÂT SANATI ADI ALTINDA TAHRİFAT YAPMAK

Â’râf 7/11

وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَۗ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَ

Velekad ḣaleknâkum śümme savvernâkum śümme kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse lem yekun mine-ssâcidîn(e)

Süleymaniye Vakfı meâli – Atanızı yarattık, sonra biçim verdik. Daha sonra meleklere “Âdem’e secde edin!” dedik. Hemen secdeye kapandılar ama İblis öyle yapmadı. O, secde edenlere katılmadı.

Yukarıdaki meâlin yazarları, âyetteki HALAKNAKUM ve SAVVARNAKUM kelimelerinde geçen KUM (çoğul muhatap zamir) kelimesini “ATANIZI” şeklinde çevirmişlerdir. Böyle bir çeviriye gerekçe olarak da bir söz sanatı olan İLTİFÂT SANATI’nın âyette kullanıldığını göstermişlerdir.

Yani onlara göre; İLTİFÂT SANATI’nda söz veya yazı olarak ‘SİZ’ dendiğinde bunu ‘ATANIZI’ olarak anlamak mümkündür. Daha doğrusu; iltifât sanatı böyle bir şeydir.

Acaba, iltifât sanatı, hakikaten de bu meâl yazarlarının dediği gibi, söz veya yazı olarak ‘SİZ’ denilen bir zamiri ‘ATANIZI’ şekline çevirir mi?

İltifât sanatı, Arapçanın temel yapısını inceleyen SARF ve NAHİV’in bir konusu değildir. Bu; BELÂGAT ilminin ve özellikle belâgat ilminde MEÂNÎ’nin konusudur.

Yani İLTİFÂT SANATI bir zorunluluk değil, söz söyleyenin TERCİH ettiği bir üslûptur.

Üstelik, bu tercih normal söz düzeninde değil, ŞİİR’de kullanılan bir üslûptur. Şiirdeki bu üslûptan yola çıkan eski müellifler, Kur’an’daki birtakım anlatımlardan yola çıkarak aynı söz sanatının Kur’an’da olduğunu da söylemişlerdir.

İltifât sanatının Kur’an’da da kullanılmış olması yadırganacak bir durum değildir. Fakat İLTİFÂT denilen bu söz sanatının dört başı mâmur, herkesin üzerinde ittifak ettiği bir tarifi yoktur.

İltifât sanatı kabaca şöyle tarif edilmiştir:

Lügatte; ‘bir şeye doğru boyun çevirip yüz döndürerek yönelmek’ (Asım, 1305/I:325) anlamına gelen iltifât kelimesi, belâgat terimi olarak, monotonluğu kırıp muhatabın dikkatini çekmek üzere, söylenen bir sözün yönünü aniden çevirip üslûbu değiştirmek; bir beyit veya kısa bir sözde aniden şahıs, zaman ve üslûpça değişiklikler yapmaktır. Bu sanatı ilk kullanan Asmaî ile birlikte Kudâme b. Ca‘fer, Hâtimî, Ebû Hilâl el-Askerî, Bâkıllânî, İbn Reşîk el-Kayrevânî, Hatîb et-Tebrîzî, Muhammed b. Ömer er-Râdûyânî ve Reşîdüddin Vatvât, bu terimi önceki cümleye dönerek onu tamamlayıcı ek bir cümle getirmek şeklinde anlamıştır. Sirâcuddîn-i Sekkâkî ile birlikte Hatîb el-Kazvînî, Tâceddin es-Sübkî, Teftâzânî, Süyûtî, İsâmüddin el-İsferâyînî, Süleyman el-Mağribî vd. âlimler iltifâtı belâgat ilminin meânî bölümünde ele almışlardır. (Durmuş, 2000:152). İltifâtta şahıslar ve kipler arası geçişler: “gâipten hitaba (üçüncü şahıstan ikinci şahsa), gâipten mütekellime (üçüncü şahıstan birinci şahsa), muhataptan gâibe

(ikinci şahıstan üçüncü şahsa), mütekellimden gâibe (birinci şahıstan üçüncü şahsa), mütekellimden muhataba (birinci şahıstan ikinci şahsa), mâziden muzâriye, muzâriden mâziye, mâziden emre” şeklinde olabildiği gibi; müfret, tesniye ve cem kipleri arasındaki geçişlerin de iltifât sayıldığı; ayrıca müzekker lafızla söylenen bir manayı müennes lafızla veya aksiyle devam ettirmenin de iltifât türleri arasına girdiği belirtilmiştir (Durmuş, 2000:152-153). İltifât sanatında, şairin heyecanından dolayı sözün yönü aniden değişmekte ve okuyucu da bu heyecana ortak olmaktadır ki İstiklâl Marşı bunun en güzel örneği sayılmıştır.

Aslına bakılırsa; tek başına bu kadarı bile yukarıya aldığımız âyette geçen HALAKNAKUM kelimesindeki “KUM” zamirini “atanızı” şeklinde çeviren meâl yazarlarının ne kadar da vurdumduymaz ve ilkesizce yaklaştıklarını anlamaya yeterlidir.

Çünkü bir sözün kendisinde iltifât sanatı olması başka bir şeydir, o sözü iltifât sanatına çevirmek başka bir şeydir.

Bir sözde iltifât sanatının olup olmadığı o sözün kelimelerine farklı anlamlar yükleyerek değil, sözün kendisinin zamirden zamire geçmesi ile anlaşılacaktır. Oysa âyette zamirden zamire geçiş değil, zamirden isme geçiş vardır.

KUM zamirinin karşılığı (MERCİİ’si) tahminler üzerinden değil, gramer kuralları gereği kendisinden önceki âyetlerden tespit edilir.

Zamirler; isim değil, BİR İSMİN YERİNE KULLANILAN KELİMELERDİR. Hangi ismin yerine kullanıldığı sözün öncesinden anlaşılır.

Zaten bir zamirin MERCİİ’nin kendisinden sonra gelmesi kelimenin tam anlamıyla KONUŞMAYI BİLMEMEK’tir.

Âyette geçen KUM zamirini “atanızı” şeklinde bir izafet terkibine (isim tamlamasına) dönüştüren âyet değil, MEÂL yazarıdır. Eğer bu dönüşüm karşımızdaki sözde olsaydı, yani karşımızdaki âyet dışarıdan bir müdahale olmadan zamirden isim tamlamasına geçseydi -ki bu asla iltifât sanatı olmazdı- bir nebze olsun iltifât sanatından bahsetmek mümkündü. Fakat karşıdaki söz “SİZ” derken, “Ben âyetin dediğini ‘atanızı’ şeklinde anlıyorum.” demek ve ardından “Sözü söyleyen iltifât sanatını kullandı.” şeklinde bir açıklama getirmek, kelimenin tam anlamıyla ALLAH’A KONUŞMAYI ÖĞRETMEK demekten başka bir anlama gelmeyecektir!

Bu meâlin yazarları Kur’an’daki birçok âyete en olmadık mânâlar vermişler ve verdikleri bu mânâların altına da “İltifât sanatı vardır.” diyerek gerekçe sunmuşlardır. Oysa hakikî mânâda iltifât sanatının kullandığı âyetlerde ise bu sanatı hiç ama hiç görmemişlerdir.

Meselâ;

Bakara 2/85

ثُمَّ اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تَقْتُلُونَ اَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَر۪يقًا مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْۘ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۜ وَاِنْ يَأْتُوكُمْ اُسَارٰى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ اِخْرَاجُهُمْۜ اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ فَمَا جَزَٓاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ 

Śumme entum hâulâ-i taktulûne enfusekum vetuḣricûne ferîkan minkum min diyârihim tezâherûne ‘aleyhim bil-iśmi vel’udvâni ve-in ye/tûkum usârâ tufâdûhum vehuve muharramun ‘aleykum iḣrâcuhum(c) efetu/minûne biba’di-lkitâbi vetekfurûne biba’d(in)(c) femâ cezâu men yef’alu żâlike minkum illâ ḣizyun fi-lhayâti-ddunyâ veyevme-lkiyâmeti yuraddûne ilâ eşeddi-l’ażâb(i)(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ta’melûn(e)

Süleymaniye Vakfı meâli – Artık siz öyle bir haldesiniz ki birbirinizi öldürüyor, içinizden birtakımını yurtlarından çıkarıyor, onlara yapılan kötülük ve düşmanlığa destek veriyorsunuz. Esir düştükleri haberi gelince de fidye verip kurtarıyorsunuz. Onları sürgün etmek zaten size haramdır. Şimdi siz, o Kitab’ın (Tevrat’ın) bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü görmezlikten mi geliyorsunuz? İçinizden bunu yapanın hak ettiği nedir? Şu hayatta rezil olmaktan başkası mı? Böylelerine Kıyamet gününde en şiddetli azap verilir. Yaptığınız hiçbir şey, Allah’ın dikkatinden kaçmaz.

Meselâ bu âyette kullanılan zamirlerin hemen hepsi MUHATAP sîgasındadır. Fakat âyette kullanılan genel üslûp, muhatap sîgasında olmasına rağmen;

مَا جَزَٓاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

mâ cezâu men yef’alu żâlike minkum illâ ḣizyun fi-lhayâti-ddunyâ veyevme-lkiyâmeti yuraddûne ilâ eşeddi-l’ażâb(i)(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ta’melûn(e)

Bu cümlede MEN-MİNKUM denilerek GÂİB sîgasına geçilmiştir. İşte; iltifât sanatı diyebileceğimiz sanat böyle bir şeydir ve bu, sözün kendisinden açıkça anlaşılmaktadır.

Daha açık bir örnek verecek olursak;

Bakara 2/83

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ

Ve-iż eḣażnâ mîśâka benî isrâ-île lâ ta’budûne illa(A)llâhe vebilvâlideyni ihsânen veżi-lkurbâ velyetâmâ velmesâkîni vekûlû linnâsi husnen veakîmû-ssalâte veâtû-zzekâte śümme tevelleytum illâ kalîlen minkum veentum mu’ridûn(e)

Süleymaniye Vakfı meâli – Bir gün İsrailoğulları’ndan “Allah’tan başkasına kul olmayacaksınız; ananıza babanıza, yakınlarınıza, yetimlere ve çaresizlere iyi davranacaksınız. İnsanlarla güzel konuşacak, namazı düzgün ve sürekli kılacak ve zekâtı vereceksiniz.” diye söz almıştık. Sonra pek azı dışında hepsi yan çizerek sözlerinden dönmüşlerdi.

Bu âyet ilk önce GÂİB sîgası ile başlamakta ama ilerleyen cümlelerde birdenbire MUHATAP sîgasına geçilmektedir. “Bir iltifât sanatı var.” denilecekse işte bu âyet buna en güzel örnektir. Çünkü bu geçiş bizzat sözün kendisinden anlaşılmaktadır. Yani geçişleri yapan meâl yazarı değil, bizzat âyetin kendisidir.

Dahası; Kur’an’ın hiçbir yerinde ‘Âdem’in insanlığın atası’ olduğuna dair tek bir tane bile kullanım yoktur.

Bir sözü zorla iltifât haline sokmak başka bir şeydir, sözün kendisinin zamirden zamire geçiş yapması bambaşka bir şeydir.

Bir sözde iltifât sanatının kullanılıp kullanılmadığının delili; ahlâksız ve ilkesiz meâl yazarlarının çirkef dolu akıllarının ölçüsü değil, bizzat sözün kendisi olmak zorundadır.

Sözde bir zamirden başka bir zamire geçiş yoksa, hiçbir ilke gözetmeden, “Burada iltifât sanatı vardır.” diyerek zamirleri bambaşka mânâlara çevirmek iltifât sanatı değil, TAHRİFTİR!

Vesselam.

Önerilen İçerikler