SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -43- TANIYACAK MI?
MUSHAF İNCELE
TANIYACAK MI?
Neml 27/41
قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ
Süleyman, “Tahtını tanınmaz hâle getirin. Bakalım tanıyacak mı, yoksa tanımayacaklardan mı olacak?” dedi. (DİB meali)
Ayetin başında çoğul ve emir fiil olarak gelen نَكِّرُوا (nekkiru) kelimesi ن ك ر (nun+kef+ra) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 37 kelime bulunmaktadır. Mazi kök anlamları; “zor olmak, güç olmak, hoşa gitmemek, çirkin olmak, bilmemek” şeklinde olan bu kelime geldiği baba göre farklı anlamlar kazanmaktadır. Kelime ayette “tef’il” babında bir emir fiil olduğu için manasının geçişli olması gerekmektedir. Kur’an’da çoğunlukla isim olarak geçen bu kelime sadece 5 yerde fiil olarak geçmiştir. Bunlardan üçü (40/81 – 16/83 – 13/36) if’al babında, bir tanesi (11/70) mazi fiil olarak ve bir tanesi de bu ayette “tef’il” babında emir fiil olarak geçmektedir. Aslında if’al babı ile tef’il babı kelimeler üzerinde neredeyse birbirine çok yakın anlam değişiklikleri yapmaktadır. Her ikisi de lazım fiili müteaddi hale getiren bablar arasındaki fark şudur. Tef’il babı kelimeleri geçişli hale getirmenin yanında fiilde çokluk ve şiddetli oluş anlamı da vermektedir. Bu çokluk ve şiddet; bazen fiilde, bazen failde bazen de mef’ul üzerinde görülebilir. Bu ayette tef’il babında olan kelime emir olduğu için bu çokluk ve şiddetin mef’ul üzerinde olması gerekmektedir. Bu çerçeveye göre ayette geçen kelimenin anlamı “tanınmayacak şekle sokmak, değiştirip tanınmaz hale getirmek” anlamında olmaktadır. Zaten Arapçada bir kelimeyi tanınmayan bilinmeyen yani nekira haline getirmek anlamı da bu kelime üzerinden ifade edilmektedir. نَكَّرَ الْاِسْمَ “marife isim olan kelimeyi nekre yaptı” gibi.
En başından beri “arş” kelimesine akılsız ve iradesiz taht, oturak anlamı veren müellifler, bu ayetin başında geçen قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا bu cümleyi “onun üzerine oturduğu tahtı tanınmaz hale getirin” şeklinde anlamıştır. Meal ve tefsir müelliflerine göre en başından beri bu taht ile ilgili anlatılanlar kıssa içerisinde şu şekilde yer almaktadır:
Sebe ülkesinden (!) gelen Hüdhüd, güneşe tapan bir kavim ve o kavme liderlik yapan bir kadın (Kraliçe Belkıs) görmüştür, bu kadın kudretli bir kadındır ve onun kudretine uygun olarak muhteşem bir tahtı bulunmaktadır (وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ arşun azim- 27/23). Süleyman nedensiz yere Hüdhüd’ün geçerken gördüğü bu kavme “bana başkaldırmayın ve teslim olarak bana gelin” şeklinde içeriğe sahip bir mektup göndermiş, konuşan bir kuş olan Hüdhüd ise bu mektubu mazgal deliğinden girerek, çaktırmadan uyumakta olan kadının üzerine bırakmıştır. Kraliçe Belkıs (!) kendisine nasıl ulaştırıldığını bilmese de bu mektubu oldukça ciddiye almış ve danışma kurulunu toplayarak ne yapılması gerektiğini onlara sormuştur. Danışma kurulundakiler sanki Kraliçe bilmiyormuş gibi kendilerinin güçlü kuvvetli ve cesur olduklarını söylemiş ama karar verecek olanın kendisi olacağını ve kendilerinin de bu karara uyacaklarını söylemişlerdir. Kraliçe Belkıs Süleyman’a hediyye göndererek asıl niyetinin ne olduğunu öğrenmek istemiştir. Daha önce “bana baş kaldırmayın teslim olarak gelin” diye mektup yollayan Süleyman verdiği emrin yerine getirilmediğine ve kendisine hediye gönderilmesine son derece kızmış ve sert bir ültimatom vererek, eğer dediklerim yapılmaz ise onların en şereflilerini zelil hale getirecek ordularla -ki bu ordular konuşan kuşlardan, cinlerden, insanlardan ve şeytanlardan oluşmaktadır – geleceğini söylemiştir. Hemen ardından kendi danışma kurulunu toplayan Süleyman “onlar bana teslim olarak gelmezden önce hanginiz bana kadının “muhteşem tahtını” getirecek” diye sormuştur. Danışma kurulu içinde bulunan cinlerden bir ifrit (habis, pis, süper zeki) atılarak “ben onu sana yerinden kalkmadan getirim” demiş ama kitaptan bir ilme sahip birisi “ben onu sana bir göz kırpmasından daha kısa sürede getiririm” demiş ve daha Süleyman’ın “getir öyleyse” demesini bile beklemeden getirmiştir. İşte bu şekilde kadının muhteşem tahtını yanında bulan Süleyman yine kendi emrinde bulunanlara onu tanınmaz hale getirin demiştir. Bu anlatıma göre “taht” henüz tanınmaz hale getirilmemiş, kadın henüz oraya gelmemiştir. Yani onu daha kimse görmemiştir. Nihayet Süleyman’ın huzuruna gelen Kraliçe Belkıs’a (!) muhteşem tahtı gösterilmiş ve kadın da bunu “sanki o” diyerek tam tanıyamadığı ifade etmiştir. Bu durumda bu tahtın önceki hali ile sonraki halini Süleyman ve kendi emrinde olanlardan başka sadece bu kadın görmüştür.
İşte kıssayı bu temel üzerine oturtan müellifler bu bölümde anlamaya çalıştığımız ayete yukarıya aldığımız DİB mealindeki gibi mana vermişlerdir. Fakat kendi verdikleri meal de bile çok tuhaf bir cümle bulunmaktadır.
Neml 27/41
قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ
Süleyman, “Tahtını tanınmaz hâle getirin. Bakalım tanıyacak mı, yoksa tanımayacaklardan mı olacak?” dedi. (DİB meali)
Bu mealin son cümlesi “tanımayanlardan biri mi olacak” şeklinde bitmektedir. Demek ki bu tahtı tanımayan sadece bu kadın değil başkaları da vardır ki Süleyman bu kadının da onlardan biri mi olacağını öğrenmek istemektedir. Oysa bu taht Sebe ülkesindedir ve o ülkeden Süleyman’a sadece hediyye getiren kadının elçileri gelmiştir ama onlar da geri dönmüştür. O halde bu tahtı “tanımayanlar” kimlerdir? Dahası meallerin “tanımayanlardan biri” olarak çevirdiği مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ cümlesinde “tanımayanlar” kelimesi kesinlikle daha önce geçmiş marife bir ismin yerine kullanılan bir ismi mevsul (الَّذِينَ) ile ifade edilmiştir.
Kıssayı bu şekilde asla mantığı olmayan ve birbiriyle çelişen olaylar dizisi haline getiren müellifler elbette ki kafalarındaki efsanelere uygun hale gelsin diye ayette geçen kelimelere de hiç olmayacak şekilde anlamlar yüklemişlerdir. Ayetteki أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ bu cümle içinde bir kere (أَتَهْتَدِي) müfred, müennes, gâib sigasında muzari, bir kere de (يَهْتَدُونَ) cemi, müzekker, gâib sigasında muzari fiil olarak geçen, he+del+ya kök harflerinden türemiş kelimenin ne Kur’an’da ne de sözlüklerde “tanımak” şeklinde bir anlamı hiç yoktur ama meal müelliflerinin istisnasız hepsi kelimeye “tanımak” manası üzerinden anlam vermişlerdir.
Bu örnek de meal müelliflerinin Kur’an’a meal yazarken izledikleri metodun, Kur’an’ı daha anlaşılır hale getirmek değil, Kur’an’ı kendi kafalarındaki hikayelere uydurmak olduğunu ortaya koymaktadır.
Ayette geçen kelimeler üzerinde daha önce uzunca durduğumuz için daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meali vereceğiz.
Neml 27/41
قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ
(Süleyman), Onun yönlendirenini onun için hoşa gitmeyecek şekle sokun da görelim bakalım, (o müennes kişi) doğruya yönelecek mi yoksa o da doğruya yönelmiyor olanlardan (kavminden) birisi mi olacak.
Bu ayetle ilgili hemen şuna dikkat çekelim ki daha önce de olduğu gibi Süleyman, o kadının arşının kendisine gelmesi durumunda ardından kadının da kendisine geleceğinden son derece emindir. Bu durum onun için bir kehanet ya da gelecekten haber alma değildir. Daha önce “onlar bana teslim olmazdan önce hanginiz bana onun arşını getirecek” dediğinde de şimdi de daha henüz gerçekleşmemiş olan olayların, onun dediği şekilde gerçekleşeceğinden emin olması Yüce Allah’ın koyduğu ilkelerden dolayıdır. Yüce Allah ona “ister onları zorla alıkoyarsın istersen güzellikle elde edersin” (Kehf 86) buyurmuştur, yani her halükârda onlar senin hizmetine girecek demiştir. Rabbinin sözünün mutlaka gerçekleşeceğini bile Süleyman elbette ki emin olacaktır çünkü zaten iman denilen şey tam da budur. Bir Allah resulü olan Süleyman’ın eminliği işte bundandır.
Ayette iki defa geçen ve kök manasında “yol göstermek, kılavuzluk yapmak, doğru istikamete yöneltmek” gibi geçişli bir manası olan أَتَهْتَدِي (e tehtedi) ve لَا يَهْتَدُونَ (la yehtedun) kelimelerine geçişsiz (lazım) olarak mana vermemizin sebebi, kelimenin ayette geçişli manaları geçişsiz hale getiren “ifti’al” babında gelmesinden dolayıdır. Bu yüzden kökünde “doğru istikamete yöneltmek” anlamı olan kelimeye “doğru istikamete yönelmek” şeklinde geçişsiz mana verilmiştir.
Ayette geçen نَكِّرُوا (nekkiru) kelimesine verdiğimiz mealde hiç çevirmeden “nekira haline getirin” şeklinde mana vermemizin sebebi ise bunun biraz daha açıklık kazanması gerektiğinden dolayıdır. Normal olarak bu kelimeye “tanınmaz, bilinmez hale getirin” anlamı verilebilirdi fakat bu anlamın tam olarak neyi kast ettiğinin bilinmesi Kur’an’da da kullanılan “tanımak, bilmek” anlamındaki bir diğer kelime olan عَرَفَ (arafe) kelimesi ile bu kelime arasındaki farkın anlaşılmasını gerektirmektedir. Arafe (عَرَفَ) kelimesi “bir şeyi tefekkür ederek ve etkisinin veya sonucunun üzerinde düşünerek idrak etmek” anlamındadır ve Kur’an’da bu kökten türemiş 70 kelime bulunmaktadır. Fakat bu kadar yaygın kullanımına rağmen bu kelime asla Yüce Allah’a atfen hiç geçmemişken نَكَرَ (nekera) kelimesi birçok kere Yüce Allah’a atfen geçmektedir. İşte bu durum kelime üzerinde biraz durmamızı gerekli kılmaktadır.
Mülk 67/18
وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ
Andolsun, onlardan öncekiler de yalanlamıştı. Beni inkâr etmenin sonucu nasıl oldu!? (DİB meali)
Bu mealde, ayetin sonunda gelen فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (fe keyfe kene nekiri) ifadesine “beni inkâr etmenin sonucu nasıl oldu” şeklinde bir anlam verilmiştir. Tuhaf olan ise yine DİB kurumuna bağlı olan Türkiye Diyanet Vakfı’nın yayınladığı mealde bu cümleye “ama benim karşılık olarak verdiğim azap nasıl olmuştu!” şeklinde tam tersi yönde bir mana verilmiş olmasıdır. Aslında bu çelişki sadece DİB ve TDV arasında yoktur. Meallerin tamamında bir kısım müellifler ayette geçen نَكِيرِ (nekiri) kelimesine “benim inkarım” manası vermişlerken diğerleri ise “beni inkâr etmek” manası vermişlerdir. Mesela, Kur’an yeter söylemini her fırsatta dile getiren M. İslamoğlu ayetin sonundaki ifadeye “beni inkâr nasılmış gördüler” anlamı vermişken E. Yüksel “beni tanımamak da nasılmış?” şeklinde mana vermiştir. Fakat Elmalılı aynı ibareye “fakat nasıl oldu inkarım” manası vermiştir. B. Bayraklı ifadeye “bak ki benim cezalandırmam nasıl olmuştur” manası vererek ayetteki نَكِيرِ (nekiri) kelimesine “benim cezalandırmam” gibi bir anlam vermişken A. Bayındır “onları hiç beklemedikleri bir hale nasıl getirmiştim” gibi bir anlam vererek hem cümleye “…-dikledikleri-onlar-getirmiştim-hiç kelimelerini ekleyerek cümleyi zenginleştirmiş (!!!) hem de نَكِيرِ (nekiri) kelimesine “hiç beklemedikleri hale” anlamı yükleyerek kelimenin lügat anlamlarını da zenginleştirmiştir (!!!).
Kalem 68/36-38
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
(68/36) Neyiniz var, nasıl (böyle bir) yargıya varabiliyorsunuz.
أَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ
(68/36) Yoksa size tahsis edilmiş bir kitap var da onun hakkında mı ders veriyorsunuz?
إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ
(68/36) Onun içeriği de kesinlikle sizindir ki elbette (onun içeriğindeki) şeyleri de siz belirliyorsunuz (öyle mi?)
Mülk süresinin en sonunda gelen نَكِيرِ (nekiri) kelimesi bir isim tamlamasıdır. Yazım tekniği olarak sonundaki zamir düşürülmüştür. Kelimenin sonundaki harekenin esre olması da bunu belirtmek içindir. Kur’an’da bunun gibi yüzlerce örnek vardır. Mesela Bakara 126. ayette geçen وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَٰذَا بَلَدًا آمِنًا bu cümledeki رَبِّ (rabbi) kelimesinin sonunda “benim” anlamı verecek bir zamir gözükmemesine rağmen, kelimenin son harfinin harekesinin esre olması orada bir zamirin olduğunu işaret etmekte ve kelime istisnasız tüm meal müellifleri tarafından “rabbim” şeklinde çevrilmiştir. “Rabb” kelimesinin sonuna eklenen “im” eki de bundan dolayıdır. Kaldı ki Kur’an’da bu şekildeki kullanım sadece bu kelimeyle alakalı değildir. Sadece Rab kelimesinde bile yaklaşık 70 adet bu kullanım şekli bulunmaktadır.
Tıpkı bunun gibi Mülk suresinde geçen نَكِيرِ (nekiri) kelimesinde de gizli bir ي (ya) zamiri bulunmakta ve bu kelimeyi marife isim tamlaması haline getirmektedir. Buna göre kelimenin anlamı “benim nekirim” şeklindedir. Peki bu ne demektir?
Her şeyden önce kelime نَكَرَ kökünden türemiş “ismi fail” formunda bir kelimedir. İsmi failler bir fiilin çokça yapılmasından dolayı isim haline gelmiş fiil kökenli kelimelerdir ve verilen isim kesinlikle fiille alakalıdır. Mesela, Dövdü kelimesinin ismi faili döven, uyudu kelimesinin uyuyan, oturdu kelimesinin oturan, tanımadı kelimesinin ismi faili tanımayan şeklindedir.
Nekira (نَكَرَ) kelimesi bir şeyi içerik olarak tanımamak, tanışmamak anlamında değil, daha önce hiç görmemiş olmak anlamındadır. Bu anlamı bize şu ayet vermektedir.
Hicr 15/62
قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ
Lut dedi ki “Sizler kesinlikle tanınmayan, bilinmeyen bir kavimsiniz.”
Geldiklerinde kendisine selam veren insan kılığındaki meleklere bu cevabı veren Lut, bu cümleyle onların kimlerden olduğunun bilinmediğini, onların daha önce ne görüldüklerini ne de duyulduklarını ifade etmektedir. Münker kelimesinin “istenmeyen, hoş görülmeyen şeyler” anlamı da bulunmaktadır ama bu anlam bile Yüce Allah’ın dininde olmayan şeylerin tanınmadığı şeyler anlamını vermektedir. Yani tanımı Yüce Allah tarafından yapılmamış şeylerin hepsi münkerdir. Münker ve Ma’ruf kelimelerin aynı cümlede geçtiği birçok ayette de bu anlam bulunmaktadır. Mesela, “Emri bil ma’ruf, nehyi ani’l münker” (ma’ruf olanı emretmek, münker olanı yasaklamak) olarak bilinen şey aslında; ma’ruf olanı emretmek Yüce Allah’ın dininde tarifi yapılmış, tanıştırılmış, dindeki yeri olduğu bildirilmiş şeyleri emretmek; münkeri nehyetmek ise tanıtılmış, tanıştırılmış ve Yüce Allah’ın dininde ne öncesinde ne sonrasında hiçbir şekilde yer verilmemiş şeyleri yasaklamak anlamına gelmektedir. Çünkü maruf olanın geldiği yer bellidir ama münker olanın geldiği yer asla belli değildir yani gerçek olana atfı mümkün değildir.
İşte bundan dolayı Lut kendisine gelen meleklere “kavmun munkerun” yani bugüne kadar gördüğü kavimlerden hiçbirine atfedemeyeceği, önceden haklarında bilgi sahibi olmayan, kimlerden oldukları bilinmeyen topluluk demiştir.
Mülk 67/18
وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ
Andolsun, onlardan öncekiler de yalanlamıştı. Beni inkâr etmenin sonucu nasıl oldu!? (DİB meali)
Mülk suresindeki bu ayetteki “onlardan öncekiler” ibaresi Yüce Allah’ın “nekir” oluşuna muhatap olanların daha önce geçen kimseler olduğunu belirtmektedir. Nekir kelimesi ismi fail olduğu için anlamı “bir şeyi nekre haline” getiren demektir. Bu kelimeye bir şeyi bilinmeyen, tanınmayan hale getiren anlamı verilmesi mümkün değildir çünkü Yüce Allah onları anlatmış ve bize tanıtmıştır kaldı ki onları marife olan bir isim tamlaması ile ifade etmiştir. Yani onları tanınan ve bilinen kişiler haline getirmiştir. Onları hem marife kelimelerle tanıtmak ve hem de nekre haline getirmek bilinen manada onlarının tanınmamasını sağlamak değil, onlar üzerine herhangi bir şey bina etmemek, onların yaptıklarının tamamını yok hükmüne getirmek demektir. Yani onlara bu dinin temel değerleri hususunda bir yer vermemiş, onları hiç hesaba katmamış demektir. Çünkü onlar Yüce Allah’ın dini ve resulleri ile muhatap olduklarında bunu hiç dikkate almamış, hayatlarını o vahye göre düzenlememiş, kendi hayat düzlemleri içinde ona yer vermemişlerdir. Yüce Allah ise kendi dininde onlara meşru bir yer vermediğini belirtmektedir.
Mülk 67/18
وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ
Andolsun, onlardan öncekiler de yalanlamıştı. (Onların benim uyarılarımı yok saymalarına karşılık) Benim yok saymam nasılmış.
Ayetin mealine (Onların benim uyarılarımı yok saymalarına karşılık) şeklinde yaptığımız uzunca açıklamanın sebebi sebep-sonuç ilişkisi bildiren aradaki ف (fa) bağlacından dolayıdır. Bu ayette geçen فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (fe keyfe kene nekiri) ifadesi 35/26 – 34/45 – 22/44 ayetlerinde de geçmektedir.
Talak 65/8
وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهَا وَرُسُلِهِ فَحَاسَبْنَاهَا حِسَابًا شَدِيدًا وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا
Nice kentlerin halkı Rablerinin ve O’nun elçilerinin emrinden uzaklaşıp azdılar. Bu yüzden kendilerini çetin bir hesaba çektik ve görülmedik bir azaba çarptırdık. (DİB meali)
Bu ayetin sonunda gelen وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا (ve azzebnahu azaben nukran) ifadesi DİB mealinde “görülmedik bir azaba çarptırdık” şeklinde çevrilmiştir. Ayetin sonunda نُكْرًا (nukran) şeklinde gelen kelime عَذَابًا (azaben) kelimesinin sıfatıdır. Yani نُكْرًا عَذَابًا (azaben nukren) ifadesi bir sıfat tamlamasıdır. İfadede geçen نُكْرًا (nukran) kelimesi; “kötü olan şey, sevimsiz ve beğenilmeyen şey, fena şey” anlamlarına sahiptir. نُكْرًا عَذَابًا (azaben nukren) ifadesi, “beğenilmeyen bir azab” anlamındadır. Bu azabın nukran yani beğenilmemesi, azaba çarptırılanlar açsısından değil Rahmeti kendine ilke edinmiş Yüce Allah tarafındandır. Çünkü Yüce Allah hiçbir kulunun küfrüne, şirkine, günahına veya sapıtmasına asla razı olan bir ilah değildir. Bunun içindir ki mütemadiyen resuller ve o resullerle beraber insanlığı dalalet ve sapıklıktan gerçeğe yönelten vahiy göndermiştir. Bu vahiylerinde uyanlar ve uymayanlar için ilkeler belirlemiş ama razı olduğu şeyin uymak yönünde olduğunu yüzlerce ve hatta binlerce kere ifade etmiştir. Bu uyarılarına dikkat edip kendine çeki düzen verenlere tarifi mümkün olmayan mükafatlarla karşılık vereceğini bildirmiştir. Ama bunun yanında uymayanları da cezalandıracağını bildirmiştir. Fakat uymayanları cezalandırmak Yüce Allah’ın istediği ve arzuladığı bir şey değil, ilke olarak belirlediği bir şeydir. Fakat bu ilkelerin yürürlüğe girme şartı kullarının dosdoğru yolundan sapmasıdır ve bu sapma ile beraber gelecek olan azab asla ve kat’a Yüce Allah’ın beğendiği bir durum değildir. İşte bundan dolayı ayetteki نُكْرًا عَذَابًا (azaben nukren) ifadesi, “beğenilmeyen ve istenmeyen azap” anlamına gelmelidir. İfadeye “görülmemiş bir azap” anlamı verilmesi asla doğru değildir çünkü zaten ne azap ne de mükafat görülmemiştir ama her ikisinin de nasıl olacağı iyice anlatılmış ve tanıtılmıştır. Yani hiç bilmediğimiz şeyler değillerdir. Yüce Allah hiçbir kulunu Kur’an’da anlattığının dışında bir cezaya çarptırmayacaktır. Yani Yüce Allah نُكْرًا عَذَابًا (azaben nukren) buyururken “öyle bir cezalandırırım ki asla bilemezsiniz” diyerek tehdit savurmamış, tam tersi “cezalandıracağım ama hoşlandığım bir şey değildir” buyurmuştur.
Anlamaya çalıştığımız Süleyman kıssasını efsaneye çeviren ve ayetlerde “akıllı ve iradeli” varlık olduğuna dair bir çok delil bulunmasına rağmen “arş” kelimesini üzerine oturulan oturak manasından “taht” şeklinde anlamlandıran dahası bunu göz kırpmaktan daha kısa bir zamanda bir yerden bir yere getirten müellifler aynı ilkesizliği anlamaya çalıştığımız ayette de devam ettirmiş ve ayetin başında geçen قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا bu ifadeye “onun tahtını tanınmaz hale getirin” anlamı vermişlerdir. Yani onlara göre Süleyman tahtın şeklinin ve şemalinin değiştirilmesini söylemiştir. Şekli değişen taht ile hidayet bulmanın nasıl bir alakası olabileceğini asla anlayamayacağımız şekle getiren müellifler, aslında Süleyman’ı söz söylerken hesapsız ve rasgele davranan bir resul konumuna getirdiklerinin farkına bile varmamışlardır. Oysa Süleyman’ın söylediği her söz bir ilkenin sonucudur. “Onu nekira haline getirin” derken, kılığını kıyafetini değiştirip tanınmaz hale getirin değil bambaşka bir şey söylemiştir.
Kehf 18/87
قَالَ أَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا
(Zel-karneyn yani Süleyman) Zulmetmiş o kimseye gelince onu alıkoydurtacağız sonra da onu kendi rabbine iade edeceğiz, (böylelikle rabbi de) onu hoşa gitmeyen bir alıkoymayla alıkoyacaktır.
Evet Süleyman işte bu ayette söylediğinin gereğini yerine getirmiş, onu yani Sebe’leri yoldan çıkma yönünde ayartan şeytanı rabbine yani onu boyunduruk altında tutanlara teslim etmiş, onlar da onu hoşa gitmeyen bir şekilde yani zincirleyerek boyunduruk altına almışlardır.
Sad 38/37-38
وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ
وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ
Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de onun emrine verdik. (DİB meali)
Aslında ne Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah ne de onun şerefli bir resulü olan Süleyman bu durumu asla istememekte ve tasvip etmemektedir. Fakat uyarı ve ikazların fayda etmemesi böyle bir durumu doğal olarak beraberinde getirmiştir. Görünmeyen bir varlık olan ve “arş” diye tanımlanan egemen şeytanın zincirlenmesi demek, sahip olduğu tüm becerilerinden soyutlanması veya en azından kısıtlanması anlamına gelmektedir ki bu zincirleme gayb aleminde değil müşahede aleminde gerçekleşmiştir. Yani önce o şeytan ele geçirilmiş, ardından insan kılığında müşahede alemine geçirilmiş ve nihayetinde zincirlenmiştir. İşte onun bu durumu, onu gayb alemindeki şekliyle bilen “müennes kişi” için asla daha önceden karşılaştığı ve bir yere atfedebileceği bir durum değildir. Yani bu durum onun için neye atfedeceğini bilmeyeceği nekira bir durumdur. Gayb aleminde kavmine yöneticilik yapan bu kadın, yönetici olmasına rağmen kavmine söz geçirememektedir. O aslında Süleyman’ın emrine girmeye dünden razıdır. Ama bu şeytan, onları yoldan çevirmiş ve hatta kavmi işi tehdide kadar vardırmıştır. Şimdi onları yoldan çıkaran şeytan zincirlenmiştir. Artık müennes kişinin Süleyman’ın emrine girmemesi için hiçbir bahane kalmamıştır. İşte bu yüzden Süleyman “bakalım doğruya yönelecek mi, yoksa o da kendi kavmi gibi doğruya yönelmeyenlerden biri mi” olacaktır demektedir.
Neml 27/41
قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ
(Süleyman), Onun yönlendirenini onun için hoşa gitmeyecek şekle sokun da görelim bakalım, (o müennes kişi) doğruya yönelecek mi yoksa o da doğruya yönelmiyor olanlardan (kavminden) birisi mi olacak.
Ayette geçen الَّذِينَ (ellezine) kelimesi kesinlikle kendisinden önce geçmiş birilerini işaret eden bir kelimedir ve Neml suresindeki kıssanın tamamında Süleyman’ın emrine sırt dönen, yani doğruya yönelmeyen kişiler sadece bu kadının kavmidir. 23. ayette onlara yine marife olan هُمْ (hum) zamiri atfedilmiştir. İşte bu yüzden ayette parantez içi (kavminden) açıklaması yapılmıştır.
SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -44- SIRÇA KÖŞK
MUSHAF İNCELE
SIRÇA KÖŞK
Neml 27/42
فَلَمَّا جَاءَتْ قِيلَ أَهَٰكَذَا عَرْشُكِ ۖ قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ ۚ وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ
Belkıs gelince, “Senin tahtın böyle mi?” denildi. O da “Sanki o! Fakat zaten daha önce bize bilgi verilmişti ve biz teslimiyet göstermiştik” dedi. (DİB meali)
İki bölüm önce tahtın göz kırpmaktan daha kısa bir zamanda getirildiğinin söylendiği olayın, meallerde ve tefsirlerde anlatıldığı gibi olmadığını, müelliflerin bu manaları vermelerinin arka planında sadece vazgeçemedikleri efsaneler olduğunu söylemiş ve delil olarak da ayette geçen فَلَمَّا (felamma) bağlaç ve edatını getirmiştik. Hem ف (fa) bağlacı hem de لَمَّا (lemma) edatı üzerinde tekrara düşmemize rağmen uzun uzadıya bilgi vermiştik. Bu bağlaç ve edatın kullanılmasının amacının öncesinde söylenen olayın, söylendiği şekilde gerçekleştiği anlamına geldiğini belirtmiştik. İşte bu ayette de aynı durum yaşanmaktadır. Ayette öncesine dikkat edilirse söz konusu müennes kişi Süleyman’ın yanına gideceğini bile söylememiştir. Bu müennes kişinin geleceğini söyleyen Süleyman’dır. Aslında bir ayet öncesine bakıldığında Süleyman o kadının geleceğini dahi söylememiş, sadece “bakalım doğruya yönelecek mi yoksa o da kavmi gibi doğruya yönelmeyen biri mi olacak”demiştir. Yani ne kadının kendisi ne de Süleyman, o kadının yola çıktığına ya da çıkacağına dair en ufak bir söz söylememiştir. İşte buna rağmen gelenin o müennes kişi olduğunu anlamamızı sağlayan şey فَلَمَّا (felamma) kelimesidir. Bir bağlaç ve bir edattan oluşan bu kelime her şeyin Süleyman’ın belirttiği doğrultuda gerçekleştiğini bildirmektedir. Yoksa aniden bir ortaya çıkışı asla bildirmemektedir. O ayette de فَلَمَّا (felamma) kelimesi bulunmasına rağmen “aniden tahtı yanında gördü”anlamı veren müellifler bu ayette “aniden kadın göz kırpmaktan daha kısa bir zamanda geldi”dememiş ve olayı asla bu yönde anlamamışlardır. Orada öyle burada böyle davranan müelliflerin bunu sadece efsaneye sadık kalmak için yaptıkları, yoksa Kur’an’ın anlamlarına ulaşmak gibi bir niyetlerinin olmadığını anlamak için bunlar yeterde artar delillerdir.
Bunun yanında bu ayette meal müelliflerinin taht anlamını verdikleri “arş” kelimesine dönen biri muttasıl diğeri munfasıl müzekker, yani akıllı varlıklardan başkasını göstermesi mümkün olmayan iki tane zamir daha gelmektedir. Dahası arş kelimesine dönen bir işaret ismi gelmiştir. Eğer bu işaret isminin gösterdiği şey akılsız ve iradesiz bir oturak olsaydı gelmesi gereken zamir ayette olduğu gibi أَهَٰكَذَا (e hakeze) değil, هَذِه (hazihi) şeklinde olması gerekirdi. Fakat tüm bunlara rağmen hiçbir müellif efsaneden vazgeçememiştir.
Bir önceki bölümde ele geçirilen ve “arş” (egemen) diye tanımlanan kişinin, gayb aleminde onları boyunduruk altında tutan melekler tarafından zincirlendiğini belirtmiştik. Bunun böyle olduğunu delili işte bu ayette meçhul olarak gelen قِيلَ (kıle) “denildi”kelimesidir. Normal şartlarda o Süleyman’a gelmiştir ve bunu diyenin o olması gerekmektedir. Fakat bu müennes kişi henüz gayb aleminden müşahede alemine geçmemiştir. Çünkü bunun için her şeyden önce ona izin verilmesi gerekmektedir. Bu izni vermek Süleyman’ın yetkisinde değil, başkaldıranları zincirleyip emir altında tutan meleklerin yetkisindedir.
Ayette geçen أَهَٰكَذَا(e hekeza) kelimesi üzerinde biraz durmak germektedir. Çünkü bu kelime basit manada bir işaret ismi değil, bir işaret ismi (هَذَا)ile başka bir kelimenin (كَذَا) birleşmesinden meydana gelmiş bileşik bir kelimedir. Normal şartlarda كَذَا(keza) kelimesi tek başına “böyledir, şöyledir”anlamını taşır. Fakat bu bir şeyi işaret etme anlamında değil, kapalı bir konuyu anlatırken yapılan açıklamadan sonra ya da önce kullanılan “böyle böyle, şöyle şöyle”anlamındadır. Ayetteki قِيلَ أَهَٰكَذَا عَرْشُكِ (kile e hekeza arşuki) ifadesi, bir şeyi işaret ederek, işte bu senin midir? anlamında değil, “senin egemenin şöyle şöyle, böyle böyle miydi”anlamındadır. Yani cümle “senin arşın şu şu özelliklerde midir?”şeklinde bir anlam taşımaktadır
Ayetin şu cümlesi وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ yukarıya aldığımız DİB meali tarafından “fakat zaten daha önce bize bilgi verilmişti ve biz teslimiyet göstermiştik” şeklinde çevrilmiştir. Bu meal bile başından beri bizim dediğimizi yani müennes kişinin aslında Süleyman’ın emrine gelmek istediğini, ona karşı çıkmak gibi bir niyetinin olmadığını ortaya koymaktadır.
Neml 27/42
فَلَمَّا جَاءَتْ قِيلَ أَهَٰكَذَا عَرْشُكِ ۖ قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ ۚ وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ
(Beklendiği gibi) Nihayet (o müennes kişi) geldiğinde, “senin egemenin (özellikleri) böyle (böyle) miydi” denildi. (Müennes kişi) Hiç şüphesiz ki o, onun gibidir ama zaten (onun hakkındaki) bu bilgi bize verilmişti ve bizde gönüllü boyun eğiciler olmuştuk” diye cevapladı.
Daha isabetli olduğunu öngördüğümüz bu mealde “gönüllü boyun eğiciler” anlamını verdiğimiz kelime ayetin sonunda gelen مُسْلِمِينَ (müslimin) kelimesidir ve bu kelimenin kast ettiği anlam her şekilde gönüllü ve iradeyle boyun eğmek anlamına gelmektedir. En ufak bir zorlamanın olması durumunda bile bu kelime anlamını tamamen kaybetmektedir. İşte bu yüzden bu anlam tercih edilmiştir. Meale (onun hakkındaki) şeklinde bir açıklama daha konulmuştur. Bu açıklamanın gerekçesi ayette geçen ilim kelimesinin, الْعِلْمَ (el-ilm) şeklinde marife oluşudur. Bu bilgi bizzat Süleyman’ın elçisi tarafından onlara ulaştırılmış hatta Hüdhüd bu şeytana uydukları için onlara kızdığını açıkça ifade etmiştir. Yine ayette (özellikleri) şeklinde bir açıklama daha konulmuştur. Bunun sebebi müennes kişinin ilim kelimesini kullanmasıdır. Bu aynı zamanda öncesindeki أَهَٰكَذَا (e hekeza) kelimesinin bir işaret ismi olmadığını da göstermektedir. Çünkü işaret ismi ile gösterilenin bilgisi işaret edilmeden önce değil, işaret edilip gösterildikten sonra olmak durumundadır. Oysa müennes kişi o bilginin kendilerine önceden verildiğini söylemektedir. İşte bundan dolayı henüz bu müennes kişiye bir şey gösterilmemiş sadece onun daha önceden gelmesini engelleyen o arşın yani egemen olan şeytanın özellikleri anlatılmış o da “o, onun gibir” demiştir. Ayette geçen كَأَنَّهُ (keennehu) kelimesi bir teşbih (ك) edatı, bir tekid (اَنَّ) edatı ve bir zamirin (هُ) birleşmesinden meydana gelmiştir. Hem teşbih edatının hem de tekid ifade eden edatın aynı anda gelmesi şu anlama gelmektedir. Hemen öncesinde ona egemen olanın özellikleri anlatılmış, o bu özelliklerin kendisine egemen olanın özellikleri ile birebir örtüştüğünü ifade etmiştir. Bu ifade müennes kişinin bir kişiyi veya şeyi gördüğünün değil, görmediğinin delilidir. Ayette geçen كَأَنَّهُ هُوَ (ke enne hu hüve) ifadesi “sanki o”anlamında değil, “kesinlikle o, onun gibidir”anlamındadır
Neml 27/43
وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللَّهِ ۖ إِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِرِينَ
(Daha en başında) Onu yoldan döndüren şey, Allah’tan önce başkasına kulluk ediyor olmasıydı. Çünkü o kafirlerden oluşmuş kavmin bir ferdiydi.
Bizim verdiğimiz bu mealin en başında parantez içinde (daha en başında) şeklindeki açıklamanın gerekçesi 24. ayette ilk defa Sebe’lerden haber getiren Hüdhüd’ün söylediği “o şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş ve onları yoldan çevirmiş” sözüdür.
Neml 27/44
قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ ۖ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا ۚ قَالَ إِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَوَارِيرَ ۗ قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ona “köşke gir” denildi. Köşkü görünce onu (zeminini) derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman, ona “Bu, (zemini) billurdan döşenmiş bir köşktür” dedi. Belkıs, “Ey Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmetmiştim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum” dedi. (DİB meali)
Bu ayet meal ve tefsirlerde akıl almaz yorumlara alet edilmiş bir ayettir. Artık ilkesiz hareket ettikleri onlarca defa gün yüzüne çıkmış tefsir ve meal müelliflerinin söyledikleri ile vakit kaybetmeyecek, ayeti anlamak için hemen kelimeler üzerinde yoğunlaşacağız.
Bu ayette de meçhul formda قِيلَ (kıle) “denildi”fiilinden anlamaktayız ki bu müennes kişi hala gayb boyutundadır ve onunla konuşan meleklerdir. Bunların melekler olması az önce ona egemen olan şeytanı zincirlemiş ve tüm kabiliyetlerini alıp nekira hale getireceklerin sadece melekler olmasından kaynaklanmaktadır. Yani bunları yapma yetkisi Süleyman’da bile yoktur sadece meleklerde vardır.
Ayette geçen ادْخُلِي (udhuli) kelimesi د خ ل (dal+hı+lam) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 126 kelime bulunmaktadır.
(الدُّخُولُ) sözcüğü “girmek” anlamına gelmektedir. Zaman, mekân ve amellerle, fiillerle ilgili kullanılır (2/58 – 16/32 – 39/72 – 76/31 – 17/80)
Dehalun (دَخَلٌ) sözcüğü “fesattan, bozulmadan ve içte beslenen gizli düşmanlıktan” kinayedir. Ayrıca nesep iddiasından yani birinin akrabası olmadığı biriyle ilgili onun kendi akrabası olduğunu iddia etmesinden kinayedir. Ayrıca bir kimsinin aklında bir belehin, akılsızlığın, gabiliğin veya ahmaklığın ve kökeninde, soyunda bir fesadın, bozukluğundan kinaye olarak “duhile fulanun” denir. Böyle olan kişiye ise “hüve medhulun” denir. Buradan hareketle içi çürümüş hurma ağacına “şeceratün medhulatun” denmiştir. “dehale bi’mraetihi” sözü ise, kişinin hanımıyla cima etmesinden kinadir (4/23)[1]
- دَخِل الشّيء – دَخَلا…………………… İçerisi bozuk olmak, içerisine bozucu girmek, içten bozulmak.
- دَخَلَ المكان – في – بِ – الى – دُخُولاً.. Girmek, katılmak, dahil olmak, saplanmak.
- دَخَلَ في خَبَر كَان…………………….. Geçmişte kaldı.
- دَخَلَ مَدَارَه……………………………. Yörüngesine oturdu.
- دَخَلَ الطّالب المسابقت……………….. Öğrenci yarışmaya katıldı.
- دَخل الخدمة………………………….. Görev aldı, işe girdi.
- دَخَل به البيت………………………… Onu eve soktu.
- دَخَل عليه المكان……………………… Yanına vardı, huzuruna çıktı.[2]
Bu kelime yine bu surenin 18.ayetinde geçmiş ve biz orada bu kelimeye “dahil olmak, başlamak”anlamını vermiştik. Kelime bu ayette de aynı anlamdadır ama şimdilik bu kadar açıklamayla yetinip bir sonraki kelimeye geçelim.
Ayette marife bir isim olarak geçen الصَّرْحَ (es-Sarh) kelimesi aynı kök (ص ر ح – sad+ra+ha) harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 4 kelime bulunmaktadır. Bu kelime anlamaya çalıştığımız ayette 2 defa geçmektedir ama bu kullanımlarda ilginç bir durum vardır. Çünkü normal şartlarda bir cümle içinde geçen kelime ilk kullanışında nekira olurken, ikinci kullanımında marife hale gelmektedir. Ama ayette bu olmamış tam tersi ilk kullanım marife ikinci kullanım nekira geçmiştir. Bunun sebebi her iki kelimenin aynı anlamda olmamasıdır. Fakat önce kelimenin anlamlarını verip ardından bunun nedenleri üzerinde durmamız daha doğru olacaktır.
(اَلصَّرْحُ) Yaldızlanmış, süslenmiş veya tezyin edilmiş yüksek ev. Hehangi bir karşımdan oluşu, yani halis, temiz, arınık, veya uzak oluşu göz önünde bulundurularak böyle adlandırılmıştır. Köpükten halis, arınık veya uzak oluşu açık, aşikar olan, köpükten halis veya uzak süt anlamında “lebenun sarihun” denmiştir. Açık, aleni, doğrudan, açık açık anlamında “sarih” denmiştir.[3]
“Açıklamak, ortaya çıkarmak, açık olmak, belirgin hale gelmek, ortaya çıkmak, açıklamak, görünür olmak”[4]anlamlarına gelen bu kelime tüm anlamları ile beraber Türkçeye de geçmiştir.Ayet bu kelimeyle birlikte bir emir fiil ile başlamaktadır ve emreden de Süleyman değil, bir önceki ayette ona “arş” hakkında bilgi veren meçhul biridir. Yani emreden kişi o arşı boyunduruk altına almış bir melektir. Fiilin قِيلَ(kıle) şeklinde meçhul gelmesi de işte bundandır.
Buna göre ayetin ilk cümlesinin anlamı, قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ Ona “aşikâr (görünür) olmaya başla” diye emredildi şeklinde olmalıdır. Bu anlam şundan dolayı tercih edilmiştir. Başından beri Hüdhüd dahil, kıssaya konu olan kişilerin görünmeyen gaybi varlıklar olduğu anlaşılmaktadır. Bu varlıkların gayb aleminden görünür aleme geçmeleri ancak ve ancak izinledir. Süleyman’ın emrine verilen bu gaybi varlığın da Süleyman’a hizmet etmesi için görünür olması gerekmektedir ve bunun için de izin gereklidir. Bu izni vermek Süleyman’ın elinde olan bir şey değildir. İşte bu izin ona yetkili bir melek tarafından iletilmektedir. Unutulmamalıdır ki bu müennes kişi 34. ayette “yetki sahipleri (muluk-melekler) bir karyeye girdiler mi, orayı bozguna uğratıp, en güçlülerini zelil hale getirirler”diyerek, meleklerin yetkilerinin nerelere kadar uzanabileceğini ifade etmişti. İşte şimdi o yetki sahibi ona “görünür olmaya başla”demektedir.
Ayetin devamında gelen فَلَمَّا رَأَتْهُ (felemma reathu) kelimesinde yine “arşa”dönen müzekker bir zamir bulunmaktadır. Artık arş kelimesine kaçıncı defa atfedildiğini saymaya gerek duymadığımız bu müzekker zamirler, söz konusu “arşın” iddia edildiği gibi üzerine oturulan bir oturak olmadığını yeteri kadar ispatlamıştır. Bir önceki ayette müennes kişiye herhangi bir şey gösterilmediği, sadece ona, daha önce onu engelleyen arşın özelliklerinin anlatıldığını belirtmiştik. Bu ayet bir emir cümlesi ile başlamış ve ona قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ “Ona “aşikâr (görünür) olmaya başla” diye emredildi” denilmiştir. Hemen bu emrin devamında gelen فَلَمَّا (felemma) kelimesi daha öncekilerde olduğu gibi, hemen öncesinde olan olayların anlatılan doğrultuda gerçekleştiğini ifade etmektedir. Yani ona “görünür olmaya başla” diye emredilmiş o da bu emre uygun olarak görünmeye başlamıştır anlamını vermektedir. Hemen ardından gelen رَأَتْهُ(reathu) kelimesi ise, arşı ancak görünür olmaya başladıktan sonra gördüğünü ifade etmektedir. Yani فَلَمَّا رَأَتْهُ (felemma reathu) ifadesi “nihayet görünür olmasının ardından onu (arşı) gördü”anlamındadır.
İfadedeki رَأَتْهُ (reathu) kelimesine “anladı, bildi”şeklinde bir anlam verilmesi de mümkün değildir. Çünkü bu anlamların verilmesi durumunda fiil daha önce birkaç kere uzunca üzerinde durduğumuz “ef’alu’l kulub” kelimeler arasında girmektedir. Bu şekilde olması durumunda ise cümlede ikisi de aynı kişiyi gösteren iki mef’ul alması gerekmektedir. Oysa cümlede bu fiile dönen iki mef’ul değil sadece bir tane mef’ul (hu zamiri) bulunmaktadır. Bu yüzden kelime bildiğimiz manada “gördü” anlamına gelmektedir.
Tıpkı rae fiili gibi hemen devamında gelen حَسِبَتْهُ (hasibethu) kelimesi de “sandı, zannetti” şeklinde soyut bir fiili belirtir şekilde kullanıldığında “ef’alu’l kulub”fiillerinden sayılan bir kelimedir. Bu fiilin de “sandı, zannetti”anlamında soyut bir mana verilmesi durumunda ikisi de aynı kişiyi gösteren iki mef’ul alması gerekmektedir. Bildiğimiz manada bir şeyi saymak, hesap etmek manasına gelen bu kelime mazi kökünde “saymak, hesap etmek, hesaba katmak, zimmetine geçirmek, düşünmek, sanmak, (ef’alu’l kulub), zannetmek (ef’alu’l kulub), göz önünde bulundurmak (ef’alu’l kulub), alacalı olmak, derisi ya da saçı renkli renkli olmak”[5]anlamlarındadır.
Cümlenin devamında gelen لُجَّةً (luccetun) kelimesi ل ج ج (lam+cim+cim) harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 4 kelime bulunmaktadır.
(اللجاجُ) : Kişinin, azarlanarak engellendiği, men edildiği, geri tutulduğu ya da alıkonulduğu bir fiili yapmaya yönelik inadını sürdürmesi, devam etmesidir. Bu anlamda fiil olarak “kad lecce fi’l emri” şeklinde gelir. Sesin gidip gelmesine “leccetü’s savti” denir. Denizin dalgalarının devamlı birinin gidip diğerinin gelmesine “luccetu’l bahr” denmektedir. Gecenin karanlığının gidip gelmesine ise “luccetu’l leyl” denmektedir. Konuşma sırasında sözün dilde gidip gelmesi, tekrarlanması, pepeleme, ya da kekeleme veya yiyeceğin yutulmadan önce ağız içerisinde bir ileri bir geri gidip gelmesine “el leclecetü” denir.[6]
- لَجَّ فُلَانٌ………………… Yasak şeyi işlemeye devam etmek, ısrar etmek, bir şeyi isteyip elde etmekte ısrarla direnmek.
- لَجَّ فِي شُرْبِ الْخَمْرِ…….. İçki içmeye devam etti.
- لاجَّ فُلَانٌ حَصْمَه …….. Hasmıyla olan düşmanlığını sürdürmek.
- تَلَجَّجَ فلانٌ مَتَاعَ غَيْره…. Başkasının malının kendisinin olduğunu iddia etmek.
- لُجُّ البحر………………. Denizin engin derinliği.
- لُجُّ الليل……………….. Gecenin zifiri karanlığı.
- لَجَّةٌ……………………. Çırpıntı, çığlık.
- كَاَنَّ عَيْشَه لُجَّةٌ…………. Kıt kanaat geçiniyor, zorluk içerisinde.
- لَجوجٌ………………….. İnatçı, direnen, ısrarcı.
Bu açıklamalar ışığında فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةًcümlesine“nihayet (kendisine emredildiği gibi görünür olup) onu gördüğünde, ısrarla ona (yaptıklarının) hesabını sordu” şeklinde bir anlam verilmesi daha isabetli olacaktır.
Verdiğimiz bu mealde parantez içi (kendisine emredildiği gibi görünür olduğunda) şeklinde yaptığımız açıklamanın gerekçesi en başta gelen ve açıklamasını birkaç kere yaptığımız فَلَمَّا (felemma) kelimesinden dolayıdır. Bu kelimenin başındaki فbağlacı, kendisinden önceki cümlede anlatılan olayların, anlatıldığı doğrultuda gerçekleştiğini bildirmektedir. Yine parantez içi (yaptıklarının) şeklinde getirdiğimiz açıklamanın gerekçesi ise, hesap sormak için bir yaşanmışlığın olması gerekmesinden dolayıdır. Bu durum aynı zamanda bu müennes kişinin surenin başından beri anlatılan olayların yaşanmasında arşın (egemenin) yanında olmadığını göstermektedir. Eğer onunla beraber hareket eden biri olsaydı herhangi bir şekilde hesap soramazdı. حَسِبَتْهُ (hasibethu) kelimesine meallerde olduğu gibi “sanmak, zannetmek” şeklinde bir anlam vermeyişimizin nedeninin, bu manalar verilmesi durumunda kelimenin “ef’alu’l kulub”kategorisinden sayılması ve cümlede ikisi de aynı kişiyi belirten iki mef’ul olması gerekmektedir. Fakat cümlede ikisi de aynı kişiyi gösteren iki mef’ul yoktur.
Bu cümlenin devamında gelen وَكَشَفَتْ (keşefet) kelimesi ك ش ف(kef+şın+fa) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 20 kelime bulunmaktadır.
Asıl anlamı “bir şeyin üzerinden kendisini örten, gizleyen şeyi kaldırmak” anlamına gelen bu kelimenin mazi kök anlamları “açmak, açıklamak, açıklığa kavuşturmak, kaldırmak, kızışmak gidermek, muayene etmek, yoklamak, kontrol etmek, ortaya çıkarmak, kastını anlamak, niyetini okumak, ilan etmek, tamamen ortaya çıkarmak, kastını anlamak” şeklindedir.[7] Kelime Kur’an’da çoğunlukla bir sıkıntıyı açmak, gidermek anlamında kullanılmıştır. Fakat 50/22 – 53/28. ayetlerde açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak, üzerindeki kapalılığı gidermek anlamında kullanılmıştır.
Devamında bir isim tamlaması olarak gelen سَاقَيْهَا (sakayha) kelimesi س و ق (sin+vav+kaf) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 17 kelime bulunmaktadır.
(سَوْقُ الْاِبِل) : Develeri bir yerden bir yere sürmek ve tard etmek, bir yerden kovmak, sürüp uzaklaştırmak. Fiil olarak, onu bir yerden bir yere sürdüm ve tardettim, bir yerden kovdum, sürüp uzaklaştırdım. O da sürüldü ve tardedildi, kovuldu, sürülüp uzaklaştırıldı ya da bunun sonucunda gitti ilerledi anlamında “suktuhu” şeklinde kullanılır. Düşman tarafından sürülüp götürülen hayvanlara “es-sekıyyetu” denir. Savaş kızıştı, şiddetlendi anlamında “keşefeti’l harbi an sakiha” denmiştir. Bu anlamlarının dışında “sürmek, kullanmak, gütmek, yönetmek, söz veya başka bir şeyi bir yere yönlendirmek” mazi kök anlamları ve isim olarak “sürücü, sevk edici, itici güç, bacak, kenar, artçı, çarşı, pazar, panayır, piyasa, halk kitlesi, avam tabakası, bir şeyin mecrası, akış yönü, strateji” anlamları bulunmaktadır.[8]
Ayette geçen عَنْ harfi ceri içinde geçtiği cümleye genellikle “…den, …dan” ekleri verse de kullanım yerleri bununla sınırlı değildir. Aynı zamanda “uzaklaşma, ayrılma, aktarma, nakletme, rivayet etme, hikâye etme”vb. anlamlar ifade eden fiillerden sonra min (مِنْ) değil, an (عَنْ) gelir. Bununla beraber bu harfi cer yerine göre şu şekillerde kullanılır.
- Birinin ya da bir şeyin “yerine” anlamında kullanılır.
- Hal durumu bildiren “-erek” eki verir.
- Zaman anlamı ifade eden bir kelimeden önce gelişinde فِي (fi) anlamı verir.
- Bazı fiillerin mef’ulü durumunda olduğu zaman “-a, -e, -i” ekleri verir.
- Bazen مِنْ (min) yerine kullanılır.
- Sebep için “-den dolayı” anlamında kullanılır.
- Sonra anlamında kullanılır.
- Sonuna kadar anlamında kullanılır.
- İle anlamında kullanılır.[9]
Bu açıklamalardan sonra cümlede geçen وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا ۚ (ve keşefet an sakayha) ifadesine “ardından iki yönlendiricisi hakkında açıklamalarda bulundu” şeklinde bir mana verilmesi daha isabetli gözükmektedir. İki yönlendiricisi kimdir?
Hatırlanacağı üzere ilk defa Sebe’lerden haber getiren Hüdhüd şunu söylemişti.
Neml 27/23-24
إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ
وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ
(27/23) Kesinlikle ben (uzak yolculuk yapanlara) çok kızdım, (müennes) bir kişi onları yönlendiriyor. (İstediğin) şeylerin hepsinden (ona) verdirtilmiş amaonun da zorlu bir yöneteni var”
(27/24) “Ona ve kavmine çok kızdım (çünkü) Allah’tan önce o dik başlı için emre amade oluyorlar ve şeytan (bana değil) onlara yaptıklarını aşırı güzel gösterdikten sonra onları yoldan çevirdi. Artık onlar zorla kılavuzluk yapmazlar.
İşte 23. ayete bahsi geçen “arşun azim”ve “o şeytan”aynı kişi, şems ise ikinci kişidir. Yani bu olaylar işte bu iksinin yönlendirmesi ile bu hale gelmiştir.
Müennes kişinin konuşmasının hemen ardından müzekker bir قَالَ (kale) “dedi” fiili gelmektedir.
Ayetin başında marife olarak gelen الصَّرْحَ (es-sarhu) kelimesi, ayetin devamında صَرْحٌ (sarhun) şeklinde nekira gelmesi kesinlikle her iki kelimenin aynı anlamda olmadığını göstermektedir. Çünkü bir kelimenin önce marife gelip sonra nekira gelmesi doğru değildir. Tam tersi olsaydı yani önce nekira (صَرْحٌ) sonra marife (الصَّرْحَ) gelseydi, kesinlikle aynı anlama gelirdi. Fakat öyle değil, önce marife sonra nekira gelmesi her iki kelimenin anlamlarının farklı olduğunu göstermektedir. Daha önce marife geldiği için “görünür” anlamını verdiğimiz صَرْحٌ (sarhun) kelimesinin nekira olmasından dolayı anlamı “katıksız” şeklindedir. Bu kelime hemen kendisinden sonra gelen مُمَرَّدٌ (mumerradun) kelimesiyle birlikte bir sıfat tamlaması oluşturmaktadır. صَرْحٌ (sarhun) kelimesi “mevsuf” مُمَرَّدٌ (mumerradun) kelimesi ise “sıfattır.”
Cümlede sıfat olan مُمَرَّدٌ (mumerradun) kelimesi م ر د (mim+ra+dal) harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 5 kelime bulunmaktadır. Hemen belirtelim ki bu kelime, Kur’an’daki beş yerin üçünde (4/117 – 22/3 – 37/7) şeytana atfen شَيْطَانًا مَرِيدًا şeklinde ismi fail olarak geçmiştir. Bu ayette ise مُمَرَّدٌ (mumerradun) ismi mef’ul olarak geçmektedir. Yani aslında bu kelimeden kimin kast edildiği gayet açıktır.
Kelime asıl itibariyle fiil olarak “köse olmak, azmak, baş kaldırmak, isyan etmek, haddi aşmak, inat etmek, cilalayıp yumuşatmak, alışmak, adet haline getirmek”gibi anlamlara sahiptir. Bu kökten isim olarak “sapık, inatçı, isyan, başkaldırı, serkeş, isyancı, asi” gibi kelimeler türemiştir.
Bu ayette son olarak ele alacağımız kelime genelde meallerde “billur, kristal” anlamı verilmiş قَوَارِيرَ (kavarir) kelimesidir. Bu kelime ق ر ر (kaf+ra+ra) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 38 kelime bulunmaktadır.
Yerinde donuk bir biçimde sabit kaldı anlamında قَرَّ فِي مَكَانه denir. Aslı soğukluk anlamında قُرٌّ (kurrun) sözcüğünden gelir. Çünkü soğuk hareketsizliği, sukünu gerektirir, sıcak veya sıcaklı ise hareketi gerektirir. Yerleşilecek yere “mustakar” denir. 14/26 da kelime sabitlik anlamında kullanılmıştır. Falan kişi yerleşik olmaya yöneldi anlamında “karar” denir. İkrar, bir şeyi sabit kılmak, ispat etmek. Bu sabit kılma/ispat ya kalple olabilir ya dille olabilir ya da her ikisiyle olabilir. Tevhid ve benzeri şeyleri ikrar etmeye gelince, kendisine kalple ikrar katılmadıkça/eklenmedikçe dille ikrar kişiye fayda vermez. Kendisiyle sevinilen/mesrur olunan kişiye “kurratü aynin” denmiştir.[10]
Meal ve tefsirlerin tamamında bu kelimeye “billur, cam döşeme, sırça, sırçadan cilalanmış döşeme, kristal döşeme” gibi manalar verilmiştir. Aslına bakılırsa lügatlerde bu kelimenin قَارُورَةٌ “cam şişe” anlamı vardır. Hatta boş şişeye قَارُورَةٌ فَازِغَةٌ (karuratun faziğatun) denmiştir. İşte bu kelimenin cemi mükesseri (kuralsız çoğul) قَوَارِيرَ (kavarir) şeklindedir ve anlamı “cam şişeler veya camlar” dır. Kelime ayette çoğul geçtiği için meallerdeki “billur, sırça, kristal döşeme”gibi bir anlama gelmesi imkansızdır.
Aslında bu kelime kök anlamı Türkçeye de geçmiş olan “karar” kelimesinin “fevail” (فواعيل) veznindeki çoğuludur. Fakat bu tür çoğullar daha çok mezid yani kök harfine harf eklenerek elde edilmiş kelimelerin çoğuludurlar. Mesela;
قانونkānûn….. قوانينkavânîn “kanunlar”
تاريخtârîh…… تواريخtevârîh “tarihler”
خاقانhâkān…. خواقينhavâkîn “hakanlar”
Tıpkı bunlar gibi قَوَارِيرَ (kavarir) kelimesi de “iyice bilinen yerleşik (meşru) karar” anlamındaki قَارُورَةٌ (karuratun) kelimesinin cemi mükesseri (kırık cemi)’dir. Anlamı “yerleşik geçerli (meşru) kararlar” şeklindedir.
Anlamaya çalıştığımız kelime tıpkı bu ayette olduğu gibi قَوَارِيرَ(kavarir) şeklinde İnsan suresinde de iki defa geçmektedir. Aslında kelime o ayetlerde de “billur, sırça veya kristal” anlamlarında değildir.
İnsan 76/15-16
وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِآنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَأَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَا
قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْدِيرًا
(76/15) Etraflarında gümüş kaplar, şeffaf kadehler dolaştırılır.
(76/16) Gümüşten billur kaplar ki, onları (ihtiyaca göre) ölçüp düzenlemişlerdir (DİB meali).
Bu iki ayete verilen meallere dikkatli bakıldığında 15. ayette geçen وَأَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَا bu ibareye “şeffaf kadehler” manası verildiği görülecektir. Buna göre 15. ayette geçen قَوَارِيرَا (kavarir) kelimesi “şeffaf” anlamına gelmektedir. Fakat aynı kelime 16.ayette قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ şeklinde geçmiş, bu sefer “gümüşten billur kaplar” manası verilmiştir. Bu tutarsız manalar kelimeyi olduğundan çok farklı yere sürüklemiş ve aslına bakılırsa hiç kimseye bir şey anlatmayan kelimelere dönüşmüştür. Çünkü bir eşyanın hem şeffaf hem cam hem gümüş hem billur olmasının nasıl mümkün olacağı anlaşılacak gibi değildir. Fakat burada sadece buna dikkat çekmiş olmakla yetinip anlamaya çalıştığımız ayete daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meali vererek Neml suresindeki kıssayı tamamlamak istiyoruz.
Neml 27/44
قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ ۖ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا ۚ قَالَ إِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَوَارِيرَ ۗ قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ona (müennes kişiye) “görünür olarak görevine başla” diye emredildi. Nihayet (kendisine emredildiği gibi görünür olupta) onu gördüğünde, ısrarve hınçla ona (yaptıklarının) hesabını sordu ve ardından iki yönlendiricisi hakkında açıklamalarda bulundu. (Süleyman) “hiç şüphen olmasın ki o, meşru kararlara katıksız isyan halinde olan biridir” dedi. (Müennes kişi ise) “Rabbim! hiç kuşkusuz ki ben kendimi yanlış konumlandırmışım artık sadece Alemlerin Rabbi Allah için Süleyman’ın yardımına gönüllü boyun eğdim.
Ayetteki kelimelerle ilgili yaptığımız mana tercihlerinin birçoğunu açıklamıştık. Fakat son cümledeki bazı kelimelerin gerekçelerini açıklamadık. Son cümlede geçen ظَلَمْتُ نَفْسِي (zalemtu nefsi) ifadesine “kendimi yanlış konumlandırmışım”şeklinde bir mana vermemizin gerekçesi “zulm”kelimesinin asıl anlamının “herhangi bir şeyi Yüce Allah’ın konumlandırdığı yerinden etmek, başka şekilde konumlandırmak”olmasından dolayıdır. Yüce Allah’ın emirleri karşısında alınması gerekirken alınmayan, alınmaması gerekirken alınan her pozisyon zulümdür. Yine son cümlede geçen وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ bu ifadeye “Süleyman’ın yardımına gönüllü boyun eğdim”anlamı vermemizin gerekçesi cümlede geçen مَعَ (maa) kelimesinin basit manada bir birlikteliği değil, yardımlaşma anlamında bir birlikteliği kast eden bir anlama sahip olmasından dolayıdır. Kaldı ki Süleyman zaten Rabbine teslim olmuş bir kuldur. Bu olayda Alemlerin rabbi olan Yüce Allah’a teslim olmanın göstergesi, Süleyman’ın emrine girip ona yardım etmektir ki kıssa zaten onların bunlardan kaçınması hakkındadır. İşte “Süleyman’ın yardımına gönüllü boyun eğdim”manasının gerekçeleri bunlardır.
ELHAMDULİLLAHİ RABBİ’L ALEMİN