بسم الله الرحمنِ الرحيم
(İlahımız, bizleri sadece Senin rızanı kazanmak için susan ve sadece Senin rızanı kazanmak için konuşan kullarının arasına kat. Bizi kininden dolayı susan ve nefretinden dolayı konuşan olmaktan koru. Art niyetli olmaktan da her insana art niyetliymiş gibi bakmaktan da Sana sığınırız. Ölene kadar bize zorluk çıkarsa bile şüpheyi temel alarak yaşayanlardan değil, güveni temel alarak yaşayanlardan eyle bizi. Güveni temel alarak yaşamanın bütün bedellerini ödemeyi göze alacak bir kararlılık ver bize.)
HELAL SÜT
Memeli ve memeli olmayan canlılar arasında beslenme aralıkları şaşırtıcı derecede uzak olan canlılar vardır. Mesela kutup ayıları sekiz ay, bazı kaya pitonu, akrep ve kaplumbağa türleri bir yıl, bazı deve kuşları iki, bazı köpekbalıkları dört, gila kertenkelesi beş ve bazı kurbağa türleri on yıl beslenmeden hayatta kalabilmektedirler. İnsan türü beslenme aralığı en az olan canlılardan biridir. Bir insan susuzluğa en fazla 5-7, açlığa ise 45-61 gün dayanabilmektedir. Sağlıklı yaşam önerilerinde bulunan uzmanlar, günde 2-3 litre su içilmesi ve beslenme aralığının en fazla 12 saatte bir olması gerektiğini söylemektedirler. Bazı canlı türlerinin beslenme aralığı şaşırtıcı derecede uzak olsa da bitkiler de dahil olmak üzere canlı varlık türlerinin bireysel ve türsel varlıklarının devamı için beslenmek, vazgeçilmesi imkânsız bir zorunluluktur.
“İnsan yediklerinden ibarettir.”
Kimisi bu sözün İbn Haldun (ö.1406)’a kimisi de Ludwig Andreas Feuerbach (ö.1872)’a ait olduğunu söyler. Kendi zamanında belki de sadece filozofların akledebileceği derinlikte olan bu söz, günümüz dünyasında artık herkesin bildiği bir hakikate dönüşmüştür çünkü herkes bilmektedir ki insan vücudu beslendiği gıdaya göre biçim ve içerik kazanmaktadır.
Yaratılışı itibariyle insan vücudunun temel yapısında pek çok sayıda kimyasal element ve bu elementler arasındaki ilişkiyi düzenleyen, oldukça karışık algoritma bulunmaktadır. Bu kimyasal algoritmalar vücudun organlarına dışarıdan alınan gıdayı işleme komutları gönderir. Vücudun ilgili organları bu komutlara göre alınan gıdayı, her biri yine kimyasal içerikte olan çeşitli hücrelere dönüştürür. Vücudun kimyasal algoritmaları kan, et, yağ, hormon gibi çeşitli şekillerde vücuda eklemlenen bu yeni hücreleri de karmaşık algoritmalarının bir parçası haline getirerek vücutta yeni yapılar oluşturur. Oluşan bu yeni yapıların hepsi aslında alınan gıdaların insan vücudundaki kimyasal algoritmalar tarafından dönüştürülmesinden başka bir şey değildir. Bu yüzden evet, “İnsan yediklerinden ibarettir.” sözü bir hakikattir.
Ne var ki insan vücudundaki kimyasal sistemler, dışarıdan alınan besinlerle sadece bedenin maddi yapısını oluşturmakla kalmaz aynı zamanda psikolojik halini yani manevi duygularını etkileyen kimyasallar da üretir; zira haz, tiksinti, öfke, sinirlilik, sükûnet, mutluluk gibi sadece soyut kavramlarla ifade edilen duygu durumları da aslında vücudun dışarıdan aldığı gıdalardan ürettiği kimyasallar sebebiyle insanda oluşan hallerdir. Bu yüzden insan türünün beslenme alışkanlıkları yalnızca bedeninin değil aynı zamanda mizacının ve karakterinin nasıl şekilleneceğini de belirler.
Yaratılan her canlı varlık, yaşamak için beslenmek zorundadır. Bu açıdan canlı varlık türlerinin beslenmemek gibi bir seçeneği yoktur fakat böyle bir zorunluluk olmasına rağmen canlı varlık türleri içinde yaşamını devam ettirmek için sınırsız bir şekilde her şeyi yiyen herhangi bir canlı varlık yoktur. Her canlı varlığın beslendiği şeyler sınırlıdır ve ölümleri pahasına da olsa bu sınırı aşamazlar. Bu sınır domuz gibi hem et hem de ot yiyen hayvanlarda diğerlerine göre biraz daha geniştir ama her halükârda mutlaka her canlı varlığın aşamadığı, yaratılışından gelen bir beslenme sınırı vardır. İnsan türü dışındaki canlı varlıklarda akıl ve irade olmadığı için, onların beslenme sınırları yaratılışlarına konulmuş yasalarla belirlenmiştir. Bu yüzden ot yemekten bıkıp etle beslenmeye başlayan bir inek veya et yemekten bıkıp otla beslenmeye başlayan bir aslan yoktur ya da hem ot hem de etle beslenen bir inek veya aslan da bulunmaz yani insan türü dışındaki canlı türleri yaratılışlarına konulan beslenme yasalarını aşamazlar. Aslında anatomik açıdan ot ile beslenen hayvanların et ile, et ile beslenen hayvanların da ot ile beslenmeleri mümkündür fakat Yüce Allah’ın yasaları ot yiyenleri et yemekten, et yiyenleri de ot yemekten menetmektedir. Bir aslanın aç kaldığında ot yiyerek yaşamını sürdürmesi mümkünken etrafında yiyebileceği yüzlerce çeşit bitki olduğu halde bunları yemeyip açlıktan ölmesinin bilimsel bir açıklaması var mıdır bilemeyiz fakat bilimsel bir açıklaması varsa bile bu açıklama ölmek üzere olan bir aslanı ot yemekten meneden şeyin Yüce Allah’ın bir yasası olduğu hakikatini asla değiştirmez.
Meseleye beslenmedeki çeşitlilik açısından baktığımızda, sanılanın aksine en geniş beslenme sınırına insan türünün sahip olduğunu görmekteyiz çünkü insan türünün beslenme sınırı yaratılışıyla belirlenmemiştir. Evet, insan türünün de yaratılışı itibariyle taş, metal veya toprak yiyememek gibi bir sınırı vardır ama bu bile bir zorunluluğa değil bir tercihe bırakılmıştır. Bunun böyle olmasının sebebi, insan türünün etrafını saran varlık âlemiyle hayvanlar gibi salt nesnelliği temel alan bir ilişki kuramamasından kaynaklanmaktadır. Farkında olsun ya da olmasın her insan, varlık alemiyle, varlıklara yüklediği soyut değerler temelinde ilişki kurar. Bu yüzden insan türü neyi yiyip yemeyeceğini, yiyeceklerin nesnel değeri üzerinden değil, soyut değeri üzerinden belirler.
İşte, besinlere atfedilen soyut değerler insanın beslenme sürecinde vücudundaki kimyasal işleyişe dahil olur ve vücut bu soyut değerlerin etkisiyle farklı kimyasallar üretir. Bu yüzden beslenme esnasında ortaya çıkan haz, sevinç, mutluluk, tiksinti gibi duygular yalnızca besinlerin içerdiği maddelerden değil; aynı zamanda onlara yüklenen soyut anlamlardan da kaynaklanır. Zihinde taşınan bu soyut anlamlar yiyeceklerin nesnel özelliklerine eşlik ederek, bedenin ona göre bir kimyasal reaksiyon oluşturmasında belirleyici rol oynar hatta çoğu zaman bu soyut değerlerin etkisi yiyeceklerin nesnel özelliklerinden daha baskın ve belirleyici olur çünkü insan türü açısından nesnelerin (eşyanın) soyut (manevi) değerleri nesnel değerlerinden daha önceliklidir.
Günümüz insanı “soyut değer” denildiğinde sanki gerçekliği olmayan veya gerçek varlıklar tarafından temsil edilmeyen hayali bir şeyden bahsedildiğini zannetmektedir. Binaenaleyh soyut değerlerin bizzat kendilerinin bir nesnelliği yoktur fakat soyut değerler tıpkı geometrik şekiller gibi bir nesne tarafından temsil edildiklerinde bilinebilir şeylerdir. Mesela merhamet, sevgi, kin, sevinç, mutluluk, öfke gibi birçok şeyin bizzat kendi nesnel varlıkları yoktur fakat bunlar insan tarafından temsil edildiklerinde görünür ve bilinir hale gelirler. Bunlar insanlarda oluşan duygulardır ve duygular da kesinlikle insanın mecazi anlamda değil hakiki anlamda kimyasıdır yani bunlar insan türünün vücudundaki kimyasal hallerin kavramsal tanımlamalarıdır. Bu yüzden merhamet halindeki insanın vücut kimyası ile öfke halindeki insanın kimyası farklıdır çünkü vücut bu duygular esnasında farklı kimyasal reaksiyonlar gösterir yani soyut değerler nesnel bir varlık sahibi değildir ama daima nesne tarafından temsil edilirler.
Her ne kadar meseleye soyut değerlerin edinimlerini ve bunların insanın ruh durumu üzerindeki etkilerini hariçte tutarak bakıyor olsalar bile, bilim insanları da duygular ile beslenme şekilleri arasındaki ilişkiyi irdelemişlerdir. Onların meseleye sadece nesnel açıdan bakmaları gayet normaldir çünkü “bilim” denilen şeyin sınırları sadece nesnelliktir. Mesela, bir bilim insanı insandaki stresi, strese yol açan nedenleri inceleme konusu edinir fakat strese yol açan şeylerin gerçek manada strese neden olacak bir değerde olup olmadığını konu edinmez. Merhamet duygusunu konu edinir ama merhamet duygusuna yol açan şeylerin hakiki değerleriyle ilgilenmez. Daha bariz bir örnek verelim. Mesela, bilim insanları insan vücudundaki olumlu duyguları teşvik eden “oksitosin” hakkında şunları söyler:
“Birey cinsel partnerinden dolayı heyecanlandığında ve partnerine âşık olduğunda vücut oksitosin üretmeye başlar. Oksitosin insan vücudunda olumlu duyguları da teşvik eder. Rahatlama ve güven gibi duyguların oluşmasının yanı sıra genel psikolojik stabilitenin sağlanmasında da görevlidir.” (https://www.acibadem.com.tr / Acıbadem hayat – Makale: Mutluluk Hormonları ve Vücut Üzerindeki Etkileri).
Bu bilim insanları cinsel ilişkinin sadece nesnel değeri üzerinden konuşmaktadırlar fakat cinsel ilişkinin zina olması veya olmaması durumunda insan türünün kendisini iyi hissetmesini sağlayan “oksitosin” maddesinin aynı oranda olup olamayacağını inceleme konusunun dışında bırakmaktadırlar; oysa cinsel ilişki hususunda haram-helal sınırlarına inanan bir mümin hiçbir şekilde kendisini iyi hissetmez ve “genel psikolojik stabilitesi” hiç de söylendiği gibi tezahür etmez.
Bu yüzden okuyucunun az sonra işin erbaplarından yapacağımız, “duygular ve beslenme arasındaki ilişki”yi konu alan alıntıları bu dikkatle okuması gereklidir. Bizim amacımız duygular ve beslenme şekilleri arasındaki nesnel değerleri dile getirmek değildir. Bilim insanlarının konusu olan bu saha bizim haddimiz de değildir; tam tersi bilimin sahası dışında kalan soyut değerlerin insanın duyguları, duyguların bedendeki kimyası, bedendeki kimyanın beslenme şekilleri, beslenme şekillerinin de insanın mizacı ve karakteri üzerindeki etkileri hakkında gözden kaçırılmaması gereken şeylere dikkat çekmektir. Konumuzun “duygular, duyguların bedendeki kimyası ve bu kimyanın beslenme alışkanlıklarına etkisi” bilim insanlarının sahasına girdiği için bunlarla ilgili onların görüşlerini aktaracağız fakat soyut değerlerin bizzat kendileri ve edinim şekilleri ile bunların mizaç ve karakter belirlemedeki etkileri hususunda kendi görüşlerimizi ifade edeceğiz. Bizim söylemimiz de nesnellikten hareketle olacağı için önce bilim insanlarının duygular ve beslenme arasındaki nesnel ilişkiye dair neler söylediklerini aktaralım.
MUTLULUK HORMONLARI VE VÜCUT ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Mutluluk hormonları vücudun farklı bölgelerinde çeşitli işlevler üstlenen ve iyi hissetmeyi sağlayan kimyasallara verilen isimdir. “Serotonin, dopamin, endorfin ve oksitosin” olmak üzere dört ana gruba ayrılan bu hormonlar, ruh hali ve mutluluk hissinin temelini oluşturur. Bazı mutluluk hormonları ödül mekanizmasıyla bağlantılıyken bazıları ağrıların hafifletilmesinde etkilidir.
Serotonin
5-hidroksitriptamin (5-HT) olarak da bilinen serotonin, bir monoamin nörotransmitterdir. Aynı zamanda bir hormon görevi gören serotonin, merkezî sinir sistemiyle vücudun diğer bölgeleri arasında mesaj iletimi sağlar. Bu kimyasal mesajlar da vücuda nasıl çalışması gerektiğini söyler.
Serotonin memnuniyet, mutluluk ve iyimserlik gibi duygusal durumların düzenlenmesinde önemli bir rol oynar. Ruhsal ve fiziksel sağlığı olumsuz etkileyen depresyonda serotonin seviyeleri azalır. Azalan serotonin seviyelerini artırmak için serotonin geri alım inhibitörleri kullanılabilir. Modern psikiyatride kullanılan antidepresanlar genel olarak beyin hücrelerine ulaşan serotonin miktarını artırmayı hedefler.
Serotoninin düzenlediği durumlar arasında mutluluğun yanı sıra öğrenme, hafıza, vücut ısısı, uyku, cinsel davranış ve açlık da bulunur. Serotoninin yaklaşık %90’ı gastrointestinal sistem hücrelerinde yani bağırsaklarda yer alır. Serotonin buradan kan dolaşımına salınır ve trombositler tarafından emilir. Beyindeyse vücuttaki serotoninin yalnızca %10 kadarı üretilir. Serotonin, esansiyel amino asitlerden biri olan triptofan tarafından üretilir. Triptofan vücut tarafından sentezlenemez. Bu nedenle vücuda yalnızca beslenme yoluyla alınabilir.
Dopamin
Beyinde üretilen dopamin bir tür monoamin nörotransmitterdir. Beyindeki sinir hücreleriyle beyin ile vücudun geri kalanı arasında iletişim kurulmasını sağlar. Ödül merkezi olmasının yanı sıra hafızadan ruh hâline kadar birçok vücut fonksiyonunu da etkiler. Kimyasal bir mesaj taşıyıcı olan dopamin aynı zamanda vücutta bir hormon olarak da görev yapar. Dopamin insan beynindeki ödül sisteminin bir parçasıdır. Bu sistem bireyi hayatta kalmak adına yaptığı eylemler için bir nevi ödüllendirir. Bu eylemler arasında yemek yemek, hayatta kalmak için rekabet etmek ve üremek yer alır. İnsan beyni ödül sisteminde dopamin salgılanmasını sağlayan davranışları tekrarlamaya eğilimlidir. Zevk alınan bir eylemden sonra beyin büyük miktarda dopamin salgılar. Bu durum bireyin kendini iyi hissetmesine yardımcı olur ve bu hissin daha fazlasını aramasını sağlar.
Endorfin
Endorfin beyinde bulunan hipofiz bezinde ve hipotalamusta üretilen bir tür nörotransmitterdir. Beyindeki ödül merkezleri olan opioid reseptörlerine bağlanır ve sinir sisteminde sinyal iletimi sağlar. ‘Endorfin’ kelimesi “vücudun içinde” anlamına gelen ‘endojen’ ve ağrı kesici olan ‘morfin’ kelimelerinin birleşiminden oluşur. Kelimenin kendisi de endorfinin doğal bir ağrı kesici olduğuna işaret eder. Ağrı veya stres esnasında salgılanan endorfin kimyasalları aynı zamanda egzersiz, masaj, yemek yeme ve cinsel ilişki gibi aktiviteler sırasında da salgılanır. Mutluluk hormonu olan endorfinler ağrıyı hafifletmenin yanı sıra stresin azalmasına ve bireyin kendini daha iyi hissetmesine de yardımcı olur.
Oksitosin
Hipotalamusta üretilen bir hormon olan oksitosinin başlıca işlevi doğumu kolaylaştırmaktır. Rahim kaslarını uyaran oksitosin, doğum sancıları yavaş ilerleyen kadınlarda doğumu hızlandırmak için de verilebilir. Bebek doğduktan sonra sütün meme ucuna taşınmasına ve anneyle bebek arasında bağ kurulmasına da yardımcı olur.
“Birey cinsel partnerinden dolayı heyecanlandığında ve partnerine âşık olduğunda vücut oksitosin üretmeye başlar. Oksitosin insan vücudunda olumlu duyguları da teşvik eder. Rahatlama ve güven gibi duyguların oluşmasının yanı sıra genel psikolojik stabilitenin sağlanmasında da görevlidir.” (https://www.acibadem.com.tr / Acıbadem hayat – Makale: Mutluluk Hormonları ve Vücut Üzerindeki Etkileri).
Bu alıntıdan önce de belirttiğimiz gibi, bilim insanları, zoraki olarak meseleye sadece nesnel değer açısından bakmaktadırlar oysa insan türünün soyut değerler sahibi olması ve eşya ile soyut değerleri önceleyerek ilişki kurması, meselenin, nesnelliğini aşan yönlerinin olduğunun en açık göstergesidir. Konu salt manada insanın kendisini iyi hissetmesi için hiçbir sınır tanımadan yiyeceklerden oksitosin, endorfin, dopamin ve serotonin elde etme meselesi değildir. Eğer mesele bunlarla sınırlı olsaydı içinde oksitosin, endorfin, dopamin ve serotonin maddeleri bulunan her yiyeceği yemek, insan için meşru ve doğal olurdu. Oysa anatomik olarak neredeyse her şeyi yiyebilen sınırsız bir varlık olmasına rağmen, insan türü kendi tercihleriyle sınırlı bir beslenmeyi tercih etmektedir. Aynı şekilde eğer konu yalnızca nesnel olarak insan türünün cinsel ilişki yoluyla “oksitosin” üretmesi olsaydı, her üreyebilen canlı varlıkla cinsel ilişki kurabilme kapasitesine sahip olan insanın, hiçbir sınır gözetmeden her bulduğuyla cinsel ilişki kurması meşru ve doğal olurdu.
Anatomik olarak bir aslanın bir zebrayla, ceylanla, çakalla, kurtla veya başka bir hayvanla cinsel ilişki kurması mümkündür. Aslanı onlarla ilişki kurmaktan meneden Yüce Allah’ın yasaları vardır ve aslan zorunlu olarak bu yasalara göre yaşamaktadır. İnsan türü de anatomik olarak kendi türünden olsun veya olmasın pek çok canlı türü ile cinsel ilişki kurabilecek imkana sahiptir fakat insan türü böyle şeylerden uymak zorunda olduğu zorunlu yasalarla değil, kendi isteği ve kendi tercihiyle uzak durmaktadır. Onun bu tercihlerine ister bir inanç isterse de genel kabul görmüş geleneksel ahlak kaynaklık etmiş olsun, eninde sonunda bunlar da bir tercihle yapılmaktadır. Sonuçta her insan için cinsel ilişki, serotonin elde etmek için yapılan bir eylemden daha öte bir anlam taşımaktadır.
İnsanın tercihlerine sahip olduğu soyut değerler yön vermektedir ve insan türü bu değerleri sürekli olarak zihninde taşımaktadır. Zihninde taşıdığı bu değerler, beslendiği şeyler de dahil olmak üzere, tüm yaşamsal aktivitelerine eşlik etmektedir. Bu yüzden insanın beden kimyasının oluşumunda sadece olaylar ve olguların nesnelliği değil, olaylara ve olgulara yüklediği soyut değerleri de etkili olmaktadır.
Bu meseleye İslam inancına sahip bir mümininin bakış açısıyla yaklaştığımızda, Yüce Allah’ın belirlediği helal ve haram sınırlarının bir yiyeceğin yasaklanması ya da serbest bırakılmasının ötesinde, çok daha derin ve kapsamlı anlamlar taşıdığı anlaşılmaktadır çünkü bir şeyin helal ya da haram olması doğrudan somut bir kavram değil; insanın manevi dünyasında yer alan soyut bir değerdir. Bu soyut değerler, insan vücudundaki kimyasal dengeyi koruyan bir dengeleyici, yani stabilizatör gibi görev yapar. Bir müminin olaylara ve olgulara yaklaşım biçiminde maddi unsurlardan önce soyut değerleri gözetmesi, olayların ve olguların nesnel yönleriyle kendi biyolojik yapısı arasında gerçek ve hakiki bağlantılar kurması anlamına gelmektedir. Ayrıca ‘beslenme’ denilen olgunun, insanın daha annesinin yumurtalıklarında döllenmemiş bir yumurtayken başladığını hatta kendi annesinden önceki tüm annelere ve en sonunda da en baştaki ilk anneye ulaşan bir silsileyle başladığını göz önüne aldığımızda, helal ve haram sınırlarının ne kadar büyük bir soyut değer taşıdığı daha da anlaşılır hale gelmektedir.
Her insanın hikayesi, annesinin onu doğurmasıyla değil annesinin kendi annesinin (yani anneanne’nin) rahminde dört aylık bir fetüs olmasıyla başlar çünkü anne rahminde henüz dört aylık fetüs olan bir kız çocuğunun yumurtalıklarında hayatı boyunca taşıyacağı yumurtalar oluşmuştur artık. İşte çok sonraları bu kız çocuğundan doğan biri, annesinin dört aylık fetüsken yumurtalıklarında oluşan yumurtalardan biridir aslında. Bu da her insanın yaşamının bir yumurta olarak anneannelerin rahminde başladığı anlamına gelmektedir. Her anneanne de kendi anneannesinin rahminde oluştuğu için bu silsile ilk anneye kadar uzanmaktadır.
Anne rahmindeki her fetüsün beslenmesi anneye, annenin beslenmesi ise dışarıdan aldığı gıdalara bağlıdır. Kız çocuğuna hamile kalmış her anne beslendiğinde sadece rahmindeki kendi kız çocuğunu değil, ileride içlerinden torunları çıkacak karnındaki kız çocuğunun yumurtalıklardaki yumurtaları da beslemiş olmaktadır çünkü rahmindeki kız çocuğu yumurtalıklarında kendisinden sonraki nesilleri oluşturacak yumurtaları taşımaktadır. Dışarıdan alınan gıdaların soyut değerlerinin de annenin kimyasına etki ettiğini temel aldığımızda, bu etkinin anneden karnındaki fetüse, oradan da sonraki nesilleri oluşturacak fetüsün yumurtalıklarındaki yumurtalara geçtiğini anlamaktayız. Alınan gıdanın helal veya haram olması annenin bedenindeki kimyaya direkt etki etmesi sebebiyle rahmindeki fetüs ve fetüsün rahmindeki yumurtalar da bu kimyadan etkilenmiş olmaktadır.
Annesinden doğan her insan belli bir yaşa gelene kadar başkalarının kendisini beslemesine muhtaçtır ve bu muhtaçlık döneminde gıdası genelde anne sütüdür. İnsanın yediklerinin soyut değerlerinin bedendeki kimyayı direkt etkileyen bir faktör olduğunu göz önüne aldığımızda, eskilerin söylediği “helal süt emmek” ifadesinin ne kadar da kapsayıcı bir söz olduğu anlaşılmaktadır. Emzikli her annenin bedeni, bir yandan yediklerinden kendi bedenini besleyen kimyasallar üretirken, diğer yandan doğurduğu bebesini besleyecek süt üretir. Çocuğun annesinden emdiği süt, bedenin tüm kimyasını düzenler. Bu kimya yediği şeylerin soyut değerlerine yani helal veya haram oluşuna göre şekillenir. Helal yollarla edinilmiş yiyeceklerle beslenen annenin bebeği, helal süt emer. Bu helal süt bebeğin sadece bedenini değil aynı zamanda duygularını da şekillendirir. Bu da çocuğun karakter ve mizacının buna göre şekillenmesi anlamına gelir. Eğer bu çocuk kız çocuğuysa bu da emilen her damla sütün sonraki nesillerin karakter ve mizacını şekillendireceği anlamına gelir.
Kadın veya erkek olsun hiçbir mümin, yediklerine ve içtiklerine hiçbir soyut değer yüklemeden, sadece iştah ve arzular üzerinden beslenemez. Yüce Allah pek çok şeyle birlikte müminin yiyeceğini ve içeceğini de “rızık” olarak adlandırmıştır fakat ‘rızık’ kelimesinin kapsama alanına, insanın yemeye ve içmeye güç yetirebildiği, iştah ve arzunun elverdiği her yiyecek ve içecek değil sadece Yüce Allah’ın “yiyebilirsin” ve “içebilirsin” dedikleri girmektedir. Sadece bu da değil aynı zamanda “yiyebilirsin” ve “içebilirsin” dediklerinin Yüce Allah’ın razı olduğu şekilde elde edilmesi de ‘rızık’ kelimesinin anlamını belirlemektedir. Mesela, meyveler helaldir ve Kur’an’da ‘rızık’ olarak tanımlanmıştır ama meyveleri çalarak elde etmek, çalınan şey helal bir yiyecek olsa bile Kur’an onu ‘rızık’ olarak tanımlamamaktadır yani Kur’an’ın bahsettiği rızık, sadece Yüce Allah’ın kendilerinden faydalanmamıza izin verdikleri değil, aynı zamanda izin verdiklerinin izin verdiği şekilde elde edilmesini ifade eden bir kelimedir. İşte bu, Yüce Allah’ın yiyeceklere ve içeceklere yüklediği soyut değerlerdir ve bu soyut değerler insan bedeninin kimyasını belirleyen en önemli faktörlerdir. Bu yüzden bir mümin, hiçbir sınır ve soyut değer gözetmeden helal bile olsa her şeyi yiyemez, her şeyi içemez. Mümin ancak, Yüce Allah’ın rızık olarak tanımladığı ve elde edilme şekillerinden razı olduğu yiyecekleri yiyebilir ve içebilir.
Soyut değerlerin bir nesnelerinin olmadığını ama nesneler tarafından temsil edildiklerinde görülebilir ve bilenebilir olduklarını söylemiştik. Müminlerin, sahip oldukları imanlarının bir nesnesi yoktur fakat iman mümin tarafından temsil edilmez ise onun hiçbir değeri de yoktur. İman denilen şeyin, müminin bedenindeki kimyasal gerçekliğe etki etmediğini, onun sadece akılda kalan ve asla temsil edilemeyen bir şey olduğunu zannetmek, bir müminin içine düşebileceği yanılgıların en büyüğüdür. Helal yiyeceklerin helal yollarla elde edilmesinin insanın bedenine ve karakterine hiç etki etmediğini düşünmek, bir müminin imanının kendi bedenindeki etkisini sıfıra indirmesinden başka bir şey değildir.
Zümer 39/23
اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَد۪يثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَۗ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْۚ ثُمَّ تَل۪ينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz (TDV meali).
Bu ayetin bahsettiği “tüylerin ürpermesi, bedenlerin ve gönüllerin ısınıp yumuşaması” insan bedeninin nesnelliği ile alakalı bir durum yani bedendeki kimyasal algoritmalarının ürettiği tamamen maddesel bir haldir. Ayet, bedenin bu maddi kimyasal durumunu belirleyen faktörün “rablerine duydukları saygı” olduğunu söylemektedir. Allah’a duyulan saygı ise maddi bir şey değil, maddeyi çok aşan soyut bir değerdir. Bu durumda ayetten bedenin maddi kimyasal durumunu belirleyen şeyin işte bu soyut değer olduğu anlaşılmaktadır. Kur’an’da buna benzer yüzlerce hatta binlerce ayet varken, bir müminin iman ettiği soyut değerlerin, bedeninin kimyasına hiç etki etmediğini düşünmesi, onun bataklığı, felaketi ve sonudur.
Yüce Allah’ın müminler için belirlediği helal-haram ölçüleri, onun dünya nimetlerinden faydalanmasını sınırlandıran, özgürlüğünü elinden alan, zevklerini ve şehvetini daracık bir alana hapseden sınırlar değil, müminin varlıklarla sadece nesnellik üzerinden ilişki kurup hayvanların seviyesine düşmesini engelleyen yüce değerlerdir. Bu değerler mümindeki güven duygusunu geliştirir. Güven duygusu ise onun bedenindeki kimyasına etki ederek karakterini belirler. Bu karakter her iştahının çektiğine elini uzatmayan, her şehvetin peşinden gitmeyen, hayvanlar gibi nesneler üzerinden davranış geliştirmeyen, kendi aleyhine bile olsa kötü ve yanlış olan karşısında eğilmeyen yiğit bir karakterdir. Mecburiyetlerin onu sefil duruma düşürmediği, nesnelerin onu insana el açıp kuyruk sallayan bir aşağılık durumuna düşürmediği dimdik bir karakter.
Yediklerinde, içtiklerinde, davranışlarında, duygularında ve düşüncelerinde soyut değerler sahibi olmadan ilkesizce ve sınırsızca hareket etmek insana değil hayvana yakışır. İlke sahibi olmak ne hayvanların ne de kullara ve nesnelere kul olanların yapabileceği bir şeydir; ancak özgür olanlar ilke sahibidirler. İlkelerin en hakikisi, en gerçekçisi ve insana en yakışanı, Yüce Allah’ın belirlediği ilkelerdir. Helal haram ölçüleri, insan türünün insanlık seviyesinden aşağılara düşmesini, nesne karşısında sefil olmasını engelleyen Yüce Allah’ın ilkeleridir.
Bu yüzden mümin kadınlar bilsinler ki kursaklarından geçen lokmalar ne kadar lezzetli olurlarsa olsunlar, eğer Yüce Allah onu “haram” olarak tanımlamışsa veya helal olup da elde edilme biçimleri de helal değilse bilsinler ki sadece kendi bedenlerini değil, çocuklarını hatta torunlarını bile zehirlemektedirler. Eğer geçimlikleri kocaları tarafından sağlanıyorsa, kocalarından, hangi yolla elde edilirse edilsin her arzuladıklarını ve canlarının çektiğini değil, sadece helal yolla elde edilen helalleri istesinler. Eğer bir mümin erkek, evinin geçimini helal olmayan yolla elde edilen haramlarla veya haram oldukları hususunda şüphe bulunan şeylerle sağlıyorsa bilsin ki sadece kendisini değil eşini, çocuklarını ve hatta torunlarını bile zehirliyor demektir.
Bir mümine kadın hamileyse ve karnındaki çocuk kız ise bilsin ki sadece kendi çocuğuna değil, torunlarına da hamile kalmış demektir. Eğer kendi çocuğunu ve neslini kötülükten korumak istiyorsa ağzına götürdüğü yiyeceklerin helal olmasını vazgeçilmez bir ilke olarak görmek zorundadır. Kadın olsun erkek olsun bir müminin çocuklarına ve kendilerinden sonraki nesillere karşı vazifeleri, ne olursa olsun onları geçindirmek değil sadece helal yollarla elde edilmiş helal şeylerle geçindirmektir.
Evet, “İnsan yediklerinden ibarettir.” sözü ister İbn Haldun’a isterse de Feuerbach’a ait olsun fark etmez; insan yediklerinden ibarettir, helal süt emmişse helal besinlerle beslenmişse ona göre karakter, haram süt emmiş ve haram besinlerle beslenmişse de ona göre karakter sahibi olur.
Kusursuzluk sadece Âlemlerin Rabbi Allah’ın olabileceği bir şeydir.
الحمد لله رب العلمين