بسم الله الرحمنِ الرحيم
DÖNÜŞÜM İHTİYACI
Bir mahluk olarak var edildikten ve var edilenlerin tamamının cevheri de aynı olduktan sonra, yaratılmış bir varlığın yaratılmış her şeye dönüşebilmesi teorik olarak mümkündür. Teoride mümkün olan bir şeyin cin türü bir varlıkken (melekleri kastediyorum) önce insana ve sonra tekrar eski haline döndüğünden haber veren Kur’an ayetlerini temel aldığımızda, bu teorinin sadece teoride kalmadığını da anlamaktayız.
Sadece bu da değil; ana rahmindeki bir yumurtanın dokuz ay sonunda mütekâmil bir insana, annesinden doğan bebeğin en sonunda derisi pörsümüş bir ihtiyara dönüşmesi de en geniş haliyle olmasa bile yaratılmış olanın yaratılmış olan her şeye dönüşmesine kısmi bir delildir.
Meleklerin cinken insana ve tekrar eski hallerine dönmesini anlamamızı zorlaştıran şey bunun çok çabuk olmasıdır; yoksa insan olarak aklımız, dönüşümün, aklın kabul edebileceği sınırlar içinde kalması durumunda, pekâlâ bunu kolayca kabul etmektedir.
Mesela, ölüp cesedimizin toprağa konulmasından ta ki son zerresi toprağa karışana kadar geçen zaman arasındaki dönüşümlerin tamamını kolayca kabul edebiliyoruz. Önce vücut sıvılarımız sıvılarla beslenenler için gıdaya dönüşüyor, o sıvılarla beslenenler başka birinin gıdasına dönüşüyor, derken bu döngü uzayıp gidiyor. Bu yüzden o sıvılar belki bir kuşun kanadındaki bir tüye belki tarladaki çileğin kırmızı rengine belki bir ağacın parlak yeşiline dönüşüyor. Canlılar tarafından dönüştürülemeyen kısımlar ise en sonunda topraktaki minerallere dönüşüyor. Kısacası toprağa konan beden, yaratılmış her şeye dönüşebiliyor.
(İsrâ 17/50)
قُلْ كُونُوا حِجَارَةً اَوْ حَد۪يدًاۙ
Kul kûnû hicâraten ev hadîdâ(n)
De ki: “İster taş olun, ister demir… (Süleymaniye Vakfı meali)
(İsrâ 17/51)
اَوْ خَلْقًا مِمَّا يَكْبُرُ ف۪ي صُدُورِكُمْۚ فَسَيَقُولُونَ مَنْ يُع۪يدُنَاۜ قُلِ الَّذ۪ي فَطَرَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۚ فَسَيُنْغِضُونَ اِلَيْكَ رُؤُ۫سَهُمْ وَيَقُولُونَ مَتٰى هُوَۜ قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَر۪يبًا
Ev ḣalkan mimmâ yekburu fî sudûrikum feseyekûlûne men yu’îdunâ kuli-lleżî fatarakum evvele merra(tin) feseyunġidûne ileyke ruûsehum veyekûlûne metâ hu(ve) kul ‘asâ en yekûne karîbâ(n)
…veya sinelerinizde büyüyen bir mahluk olun (yine de diriltileceksiniz)!” “Bizi yeniden kim yaratacak?” diyecekler. De ki: “Sizi en başta fıtrata göre yaratan! Sana başlarını sallayarak “Peki ne zaman?” diyecekler. De ki: “Belki çok yakında olabilir! (Süleymaniye Vakfı meali)
Bu ayetlere verilen meallerin sorunlu olduğu açıktır; eğer meseleye bu meallerin resmettiği şekilde yaklaşırsak; insanın, hiçbir zaman olmayacağı şeyler konu edilerek insana söz söylenmez. İnsan taş da değildir demir de.
Bu iki ayet şu ayetteki kafirlerin sorusuna cevaben gelmiştir:
(İsrâ 17/49)
وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَد۪يدًا
Ve kâlû e-iżâ kunnâ ‘izâmen verufâten e-innâ lemeb’ûśûne ḣalkan cedîdâ(n)
Şunu da dediler: “Kemikler haline gelmiş ve un ufak olmuşken mi? Biz gerçekten yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?”
Bu sözü söyleyen kafirlerin, toprağa konulan bedenin en azından yenilebilir kısımlarının böcekler tarafından yenildiğini bilmediklerini söylemek doğru olmasa gerektir.
Hangisi daha zordur; her bir parçasını bir böceğin kopardığı, o böceklerin başkasına dönüştüğü, başkasına dönüşenin de daha başkasına dönüştüğü parçaları mı yoksa son zerresi de toprağa mineral olarak karışmış parçaları bir araya getirmek mi?
Her neyse sonuçta kafirler bile insanın dönüştüğünü bilmektedir yani YARATILMIŞ HER ŞEY, YARATILMIŞ HER ŞEYE DÖNÜŞEBİLİR!
Şimdi, prensip olarak “yaratılmış her şeyin yaratılmış her şeye dönüşebileceğini” kabul edersek şu ifade daha anlamlı hale gelmektedir: …لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
Yaratılmış olanların yaratılmış şeylere dönüşmesini sağlayan şey, her yaratılmışın ‘MÜREKKEB’ olmasıdır. ‘Mürekkeb’ olan varlıkların parçaları, kendi düzeylerinde var olan başka ‘mürekkeb’lerin bir parçasıdır fakat Allah ‘Mürekkeb’ değildir.
İfadede geçen ‘KE MİSLİHİ’ hem nicelik hem de niteliği kapsayan bir edattır. Aslında bir değil, iki edattır; ‘KE’ ve ‘MİSL’. Yani ŞEY namına her ne varsa ne nicelik ne de nitelik açısından ona benzeyebilir fakat ifadenin devamı çok ilginç bir şekilde insanlara da atfedilen ‘HUVE’S SEMİUL BASİR’ demektedir.
Eğer Yüce Allah hiçbir şey yaratmamış olsaydı O’nun ne ‘semi’ ne de ‘basir’ olması anlamlı olurdu -ki buna da ihtiyacı yoktur. Allah’ın kendi Zat’ında ‘semi’ ve ‘basir’ olmaya ihtiyacı yoksa neden o zaman ‘huve’s semiul basir’ denilir? Çünkü insan görülmeye ihtiyaç duyar, varlığın tamamı görülmeye ihtiyaç duyar.
İnsan kendisini görmeyen ve duymayan bir İlah’a inanamaz. İnsan kendisine ilgi göstermeyen bir İlah’a -istese bile- inanamaz.
Mesela, neden sadece Yahudiler ‘Yehova’ya inanır da onlardan başkası o ‘Yehova’ya inanma ihtiyacı duymaz? Çünkü Yahudilerin ‘Yehova’sı Yahudilerden başkasına ilgi göstermiyor.
Hep dedik ve hep diyeceğiz… Yüce Allah’a izafe edilen sıfatlar sadece MUKAYYED alan için geçerlidir ve anlamlıdır. Yoksa Yüce Allah’ın ne sıfata ne isme ne de başka bir şeye ihtiyacı var!
Kusursuzluk sadece Âlemlerin Rabbi Allah’ın olabileceği bir şeydir.
الحمد لله رب العلمين