KUR’AN RESÛLE YAZILI OLARAK VERİLDİ! NOKTA!
“KUR’AN RESÛLE YAZILI OLARAK VERİLDİ.” SÖYLEMİNE KARŞI, DELİL OLARAK GETİRİLEN EN’ÂM/7, BAKARA/97, İSRÂ/93 ÂYETLERİ HAKKINDA BİR İNCELEME
Her şeyden önce; Kur’an’ın hiçbir yerinden, ‘Allah’ın indinden gelen âyetlerin resûllere sözlü olarak verildiği ve sonradan bunların resûl tarafından vahiy kâtiplerine yazdırıldığı’ şeklinde bir inanç çıkmamaktadır. Aksine; yazılı, yani kitap halinde verildiği çıkmaktadır.
Meselâ;
Bakara/2
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ
Żâlike-lkitâbu lâ raybe(*) fîhi(*) huden lilmuttekîn(e)
Diyanet Vakfı meâli – O kitap (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.
Daha Bakara sûresinin ilk âyetlerinde ذٰلِكَ الْكِتَابُ (Żâlike-lkitâb) (BU KİTAP) ifadesi geçmektedir. Bu ifade marife bir ifadedir. Bir kelimenin marife olmasının sebebi ne olursa olsun, EL takısı ile gelen bu kelime BİLİNEN bir şeyi ifade etmek zorundadır.
Farz edelim ki, âyet “bu kitap” derken, Allah resûlü Muhammed’in vahiy katiplerine yazdırdığı kitap kast edilmektedir. Bu durumda muttakîler için rehber olacak kitap şu an elimizde tuttuğumuz değil, O YAZDIRILAN KİTAP olmak zorundadır.
Allah resûlü Muhammed’in yazdırdığı elimizde yoksa bir işaret zamiri ile işaret edilen BU KİTAP hangi kitaptır?
Âsım kıraati de Nâfi kıraati de Kısâî kıraati de meşhur veya Şâz kıraatlerin hepsi de BU KİTAP diye başlamaktadır. Hepsi de “Muttakîler için rehberdir…” diye başlamaktadır. Âyet “BU KIRAATLER” dememektedir, “bu kitap” demektedir. O hâlde, hangi kitap muttakîler için rehberdir?
Âl-i İmrân/7
هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَأْو۪يلِه۪ۚ وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
Huve-lleżî enzele ‘aleyke-lkitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummu-lkitâbi veuḣaru muteşâbihât(un)(s) feemmâ-lleżîne fî kulûbihim zeyġun feyettebi’ûne mâ teşâbehe minhu-btiġâe-lfitneti vebtiġâe te/vîlih(i)(k) vemâ ya’lemu te/vîlehu illa(A)llâh(u)(k) ve-rrâsiḣûne fî-l’ilmi yekûlûne âmennâ bihi kullun min ‘indi rabbinâ(k) vemâ yeżżekkeru illâ ulû-l-elbâb(i)
Diyanet Vakfı meâli – Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun (Kur’an’ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab’ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.
Bu âyet HUVELLEZİ ENZELE ALEYKEL KİTAP (O, sana bu kitabı indirdi) şeklinde başlamaktadır. Yine kelime marifedir. Marife olan bu kelime hangi kitabı göstermektedir? Allah resûlünün vahiy katiplerine yazdırdığını mı? Zeyd b. Sâbit’in Ebubekir döneminde yazdığını mı? Osman’ın yazdırdıkları mı? Ebü’l-Esved ed-Düelî’nin noktaladığını mı? Âsım’ın kıraatini mi? Yoksa günümüzde Diyanet’in bastırdığını mı?
Sözü anlamaktan ziyâde, sözü istediği yere getirmeye çalışanlar için kelimelerin marife olup olmaması elbette ki önemli değildir. Fakat sözü anlamak isteyen için bu, ‘önemli olmanın da ötesinde bir şey’ olmak zorundadır.
Bakara/129
رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟
Rabbenâ veb’aś fîhim rasûlen minhum yetlû ‘aleyhim âyâtike veyu’allimuhumu-lkitâbe velhikmete veyuzekkîhim(c) inneke ente-l’azîzu-lhakîm(u)
Diyanet Vakfı meâli – Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.
Bu âyet; âyetleri yazdıran bir resûlden değil, ÂYETLERİ ‘OKUYAN’ BİR RESÛLDEN BAHSETMEKTEDİR. Âyetleri ‘hitap eden’ bir resûlden de bahsetmemektedir.
Bakara/252
تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
Tilke âyâtu(A)llâhi netlûhâ ‘aleyke bilhakk(i)(c) ve-inneke lemine-lmurselîn(e)
Diyanet Vakfı meâli – İşte bunlar Allah’ın âyetleridir. Biz onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.
İlkesizlik, adama, işte bu âyetin meâlinde olduğu gibi şaklabanlıklar yaptırır.
NETLUHA kelimesi, ‘birçok şeyi olması gereken sıraya göre dizmek’, demektir. Eğer buradaki kelimeye yukarıdaki meâl yazarının yaptığı gibi ‘anlatıyoruz’ mânâsı tercih edilirse -ki kelimenin böyle bir anlamı yok- bu, ‘ALLAH KARIŞIK-KURUŞUK GÖNDERDİ, SIRASI FALAN YOKTU; BİZ BU KARIŞIK SÖZÜ DÜZENLEYİP TASHİH EDİP SANA BİLDİRİYORUZ’ anlamına gelecektir.
Oysa bu kelime, ‘belli bir düzene göre okuyoruz’, demektir.
Âl-i İmrân/101
وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟
Vekeyfe tekfurûne veentum tutlâ ‘aleykum âyâtu(A)llâhi vefîkum rasûluh(u)(k) vemen ya’tesim bi(A)llâhi fekad hudiye ilâ sirâtin mustekîm(in)
Diyanet Vakfı meâli – Size Allah’ın âyetleri okunurken, üstelik Allah Resûlü de aranızda iken nasıl inkâra saparsınız? Her kim Allah’a bağlanırsa kesinlikle doğru yola iletilmiştir.
Âl-i İmrân/164
لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ بَعَثَ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۚ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
Lekad menna(A)llâhu ‘alâ-lmu/minîne iż be’aśe fîhim rasûlen min enfusihim yetlû ‘aleyhim âyâtihi veyuzekkîhim veyu’allimuhumu-lkitâbe velhikmete ve-in kânû min kablu lefî dalâlin mubîn(in)
Diyanet Vakfı meâli – Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.
Bu âyet; ÂYETLERİ BELLİ BİR DÜZENE GÖRE OKUYAN VE O KİTABI ÖĞRETEN BİR RESÛLDEN BAHSETMEKTEDİR.
Kur’an’ın yazılı gelmesi sadece Muhammed ile alâkalı da değildir.
Nisâ/136
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ي نَزَّلَ عَلٰى رَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَع۪يدًا
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû âminû bi(A)llâhi verasûlihi velkitâbi-lleżî nezzele ‘alâ rasûlihi velkitâbi-lleżî enzele min kabl(u)(c) vemen yekfur bi(A)llâhi vemelâ-iketihi vekutubihi verusulihi velyevmi-l-âḣiri fekad dalle dalâlen ba’îdâ(n)
Diyanet Vakfı meâli – Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba iman (da sebat) ediniz. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam mânâsıyla sapıtmıştır.
Bu âyet, RESÛLE İNDİRİLEN KİTAP VE DAHA ÖNCE İNDİRİLEN KİTAP demektedir. Yani sadece bir resûle değil, her resûle verilen şey KİTAP’tır.
A’râf/145
وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْص۪يلًا لِكُلِّ شَيْءٍۚ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُوا بِاَحْسَنِهَاۜ سَاُر۪يكُمْ دَارَ الْفَاسِق۪ينَ
Veketebnâ lehu fî-l-elvâhi min kulli şey-in mev’izaten vetefsîlen likulli şey-in feḣużhâ bikuvvetin ve/mur kavmeke ye/ḣużû bi-ahsenihâ(c) seurîkum dâra-lfâsikîn(e)
Diyanet Vakfı meâli – Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık. (Ve dedik ki): Bunları kuvvetle tut, kavmine de onun en güzelini almalarını emret. Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim.
BU ÂYET İSE, bırakın kitabı, levhâların bile yazılı olarak verildiğini ve bu yazma işinin de MUSA değil, BİZ denilenlerin yaptığını göstermektedir.
Yani o levhaları yazan MUSA değildir!
A’râf/157
اَلَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْاُمِّيَّ الَّذ۪ي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِۘ يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهٰيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَٓائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّت۪ي كَانَتْ عَلَيْهِمْۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِه۪ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ مَعَهُٓۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ۟
Elleżîne yettebi’ûne-rrasûle-nnebiyye-l-ummiyye-lleżî yecidûnehu mektûben ‘indehum fî-ttevrâti vel-incîli ye/muruhum bilma’rûfi veyenhâhum ‘ani-lmunkeri veyuhillu lehumu-ttayyibâti veyuharrimu ‘aleyhimu-lḣabâ-iśe veyeda’u ‘anhum israhum vel-aġlâle-lletî kânet ‘aleyhim(c) felleżîne âmenû bihi ve’azzerûhu venasarûhu vettebe’û-nnûra-lleżî unzile me’ahu(ﻻ) ulâ-ike humu-lmuflihûn(e)
Diyanet Vakfı meâli – Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.
Bu âyet ise MEKTUBEN kelimesini kullanarak, bahse konu olan resûlün özelliklerinin Tevrat ve İncil’de YAZILMIŞ olduğunu bildirmektedir. Şimdi MEKTUBEN kelimesinin fâili kimdir? Yahudi hahamları ve Hıristiyan papazları mıdır?
A’râf/169
فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُوا الْكِتَابَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هٰذَا الْاَدْنٰى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَاۚ وَاِنْ يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مِثْلُهُ يَأْخُذُوهُۜ اَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِمْ م۪يثَاقُ الْكِتَابِ اَنْ لَا يَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّ وَدَرَسُوا مَا ف۪يهِۜ وَالدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Feḣalefe min ba’dihim ḣalfun veriśû-lkitâbe ye/ḣużûne ‘arada hâżâ-l-ednâ veyekûlûne seyuġferu lenâ ve-in ye/tihim ‘aradun miśluhu ye/ḣużûh(u)(c) elem yu/ḣaż ‘aleyhim mîśâku-lkitâbi en lâ yekûlû ‘ala(A)llâhi illâ-lhakka vederasû mâ fîh(i)(k) ve-ddâru-l-âḣiratu ḣayrun lilleżîne yettekûn(e)(k) efelâ ta’kilûn(e)
Diyanet Vakfı meâli – Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab’a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitap’ta Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap’takini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor mu?
VERİSÛ’L KİTAP… O KİTABA VARİS OLDULAR…
Buradaki ‘O kitap’ hangi kitaptır? Yahudi ve Hıristiyanların kendi elleriyle yazıp “Bu, Allah katındandır.” dedikleri, günümüzdeki İnciller ve Tevratlar mıdır?
Yahudilerin elinde 5 değişik TORA, Hıristiyanların elinde ise bizzat yazarları tarafından söylenen, İSA’NIN 4 DEĞİŞİK OTOBİYOGRAFİSİ var.
Âyet; ‘o kitap’ derken, hangi TORA’yı kast ediyor? Sâmirîler’in elinde bulunan Tora’yı mı? Ortodoks Yahudilerin elinde olanı mı? Hazar Yahudilerinin elinde olanı mı? Hangisi?
Kaldı ki, bunların hepsine göre Süleyman (hâşâ) kâfir olmuştur. Sâmirîler’e göre ise hem Süleyman hem de babası Dâvûd kâfir olmuştur.
Şimdi, hangi kitaba varis olmuşlardır?
Elbette ki Yahudilerin müktesebatı içinde debelenip oradan HİKMET çıkarmaya çalışanlar için bunlar önemsiz ve hatta gereksiz ayrıntılardır.
Daha yüzlerce âyet getirmek mümkündür.
Şimdi, biz bunları söylediğimizde karşımıza En’âm/7, Bakara/97, İsrâ/93 âyetlerini dikip, ‘vahiy yazılı değil, HİTAP olarak geldi’ güzellemesi yapan birtakım insanlara gelelim.
Kur’an’daki ‘kitap’ kelimelerinin HİTAP yapılması durumunda ortaya çıkacak -ki çıkmış- karışıklığı hiç önemsemeden, ‘meseleyi yorum yapılabilecek belirsiz alanlara çekmek’ten başka bir amaçları olmayan bu tipler, delil getirdikleri âyeti de anlamak niyetinde değillerdir.
Âyetin meâlini ‘genetikçilerden’ Mustafa İslamoğlu’nun meâlinden okuyalım:
En’âm 6/7
وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا ف۪ي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِاَيْد۪يهِمْ لَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ
Velev nezzelnâ ‘aleyke kitâben fî kirtâsin felemesûhu bi-eydîhim lekâle-lleżîne keferû in hâżâ illâ sihrun mubîn(un)
Mustafa İslamoğlu meâli – Eğer sana yazılı bir metin indirseydik ve ona elleriyle dokunmuş olsalardı dahi, inkârda direnenler ısrarla derlerdi ki: “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir!”
Şimdi, bu ‘genetikçi’ meâl yazarı, âyette geçen كِتَابًا (KİTAB) kelimesine ‘yazılı metin’ anlamı vermiş. E, peki arkadaş, sen diğer âyetlerde KİTAP kelimesine HİTAP demiyor muydun? Mâdem burada geçen, ‘kitaben’ kelimesi ‘yazılı metin’ demekti, neden başka âyetlerde ‘ilâhi hitap’ dedin?
Bu âyette de diğer âyetlerde yaptığın gibi, kitap kelimesine ‘ilâhi hitap’ anlamı verseydin ya… Meselâ, şöyle yazsaydın; “EĞER SANA KIRTASLARDA BİR İLÂHİ METİN İNDİRSEYDİK.”
O zaman ilâhi metin kâğıdın içine sarılı halde yani paketlenmiş halde olacaktı.
Ne gariptir ki Kur’an’ın birçok yerinde geçen KİTAP kelimelerini HİTAP olarak çeviren bu adamlar, iş ‘Kur’an’ın kitap olmadığını’ ispatlamaya gelince birdenbire KİTAP kelimesine ‘yazılı metin’ anlamı vermeye başladılar.
Hadi, diyelim ki bu ve bunun gibi meâl yazarlarının dediği gibi olsun.
Âyetin metnini bir daha yazalım:
En’âm 6/7
وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا ف۪ي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِاَيْد۪يهِمْ لَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ
Velev nezzelnâ ‘aleyke kitâben fî kirtâsin felemesûhu bi-eydîhim lekâle-lleżîne keferû in hâżâ illâ sihrun mubîn(un)
Mustafa İslamoğlu meâli – Eğer sana yazılı bir metin indirseydik ve ona elleriyle dokunmuş olsalardı dahi, inkârda direnenler ısrarla derlerdi ki: “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir!”
Âyette ‘sana’ denilen kişinin ve ‘onlar’ denilen kişilerin tespitini nasıl yapacağız?
Hemen buradaki “Sen = Muhammed”i “Onlar = Mekkeli müşrikler” mi yapacağız?
İyi ama, hepi topu 17 kişinin okuma yazma bildiği, yazı yazmak için deve kemiklerinin kullanıldığı bir toplum, kırtası (papirüs) nerden bulacak? Hadi, diyelim ki buldular, bu kitabı 17 kişi mi okuyacak?
‘Kur’an yazmaya’ gelince, iş deve kemiklerine, tahtalara, düz taşlara, derilere kalıyor… Ama iş itiraz etmeye gelince birden papirüs ortaya çıkıyor.
Hadi, diyelim ki bunlara da göz yumduk.
Bir sözde kullanılan zamirlerin MERCÎSİ, dışarıdan tâyinle değil, sözün öncesinden anlaşılır.
Âyette geçen ALEYKE ve HUM zamirlerinin karşılığı da sözün öncesinden, yani o âyetten önceki âyetlerden anlaşılmak zorundadır.
Âyetten geriye doğru gittiğimizde o HUM zamirinin döneceği tek mercî En’âm sûresinin birinci âyetindeki الَّذ۪ينَ كَفَرُوا (ELLEZİNE KEFERU) ifadesidir.
Bir ism-i mevsul ve sıla cümlesi olan bu ifade, ism-i mevsulden dolayı ‘DAHA ÖNCE BAHSİ geçenler’ anlamına gelmektedir.
Bu ifadenin Mekkeli müşriklere gitmesi durumunda ‘bahislerinin geçtiği yerin’ tespit edilmesi gerekmektedir. Çünkü ism-i mevsuller ancak ve ancak, daha önce bahsi geçmiş kişiler için kullanılan MARİFE kelimelerdir.
Bu ism-i mevsulün takibini yaptığımızda karşımıza Mekkeli müşrikler değil, YAHUDİLER çıkmaktadır.
Yani 7.âyette KIRTASLARDA bir kitap isteyen Mekkeli müşrikler değildir.
En’âm 6/91
وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ٓ اِذْ قَالُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍۜ قُلْ مَنْ اَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذ۪ي جَٓاءَ بِه۪ مُوسٰى نُورًا وَهُدًى لِلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاط۪يسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَث۪يرًاۚ وَعُلِّمْتُمْ مَا لَمْ تَعْلَمُٓوا اَنْتُمْ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬كُمْۜ قُلِ اللّٰهُۙ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ
Vemâ kaderû(A)llâhe hakka kadrihi iżkâlû mâ enzela(A)llâhu ‘alâ beşerin min şey-/(in)(k) kul men enzele-lkitâbe-lleżî câe bihi mûsâ nûran vehuden linnâs(i)(s) tec’alûnehu karâtîse tubdûnehâ vetuḣfûne keśîrâ(an)(s) ve’ullimtum mâ lem ta’lemû entum velâ âbâukum(s) kuli(A)llâh(u)(s) śümme żerhum fî ḣavdihim yel’abûn(e)
Süleymaniye Vakfı meâli – (Yahudiler) Allah’a hak ettiği ölçüde değer vermediler. Çünkü “Allah hiçbir insana bir şey indirmiş değildir.” dediler. De ki “Öyleyse Musa’nın insanlar için bir ışık (nur) ve bir yol gösterici olarak getirdiği o Kitabı kim indirdi? Siz onu yapraklar üzerine döküp gösteriyor birçoğunu da gizliyorsunuz. Size de atalarınıza da bilmedikleri şeyler öğretilmiştir. Sen, “Onu indiren Allah’tır” de sonra onları daldıkları yerde bırak da oynamaya devam etsinler.
Bu âyet ise onların neden kırtaslarda bir kitap istediklerini açıkça ortaya koyuyor:
BİRÇOĞUNU GİZLEMEK İÇİN!
Bu âyet Musa’ya verilenin KİTAP olduğunu ama o kitabın YAHUDİLER tarafından kırtaslara geçirildiğini ve birçoğunun da gizlendiğini bildirmektedir.
Bu adamlar kırtaslardaki bir kitaba inandıkları için değil, onu gizlemek için başvurmaktadırlar.
En’âm 7.âyetteki فَلَمَسُوهُ بِاَيْد۪يهِمْ (felemesûhu bi-eydîhim) ifadesi sanki başında LEV edatı varmış gibi çevrilerek meâllere şöyle yansıtılmıştır:
Mustafa İslamoğlu meâli – Eğer sana yazılı bir metin indirseydik ve ona elleriyle dokunmuş olsalardı dahî, inkârda direnenler ısrarla derlerdi ki: “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir!”
Meâle dikkat edilirse hem en baştaki ENZELE fiili İNDİR-SEY-DİK şeklinde LEV şart edatına uydurulmuş, daha sonra ise sanki şart edatının hükmü devam ediyormuş gibi لَمَسُوهُ بِاَيْد۪يهِمْ (lemesûhu bi-eydîhim) ifadesi de ‘dokunsalardı’ şeklinde yine lev edatı ile çevrilmiştir.
Diyelim ki gramer açısından bunun bir sakıncası yoktur… Ne yani, şimdi bu adamlar hayatlarında hiç kırtas görmediler de ona mı ‘büyülendik’ diyecekler ya da hiç yazı görmediler de ona mı ‘büyülendik’ diyecekler?
Onların itirazı, kitabın indirilmesine değil de kitabın kırtas halinde olmamasına mı?
Bu âyet üzerinden ‘Kur’an’ın kitap halinde indirilmiş olmasına’ itiraz edilecekse, edilecek itiraz kitabın kendisine değil, kitabın üzerinde yazıldığı malzemeye olmaktadır. Aynı zamanda bu âyetin fahval hitabından; “yazılı indirmedik” değil, “KIRTASLARDA İNDİRMEDİK” çıkmaktadır.
Yani kırtasta değil ama levhâlarda, kırtasta değil ama derilerde, kırtaslarda değil ama kâğıtlarda anlamı çıkar.
Yani söz konusu itiraz sadece malzemeye olur.
Bir âyeti bu kadar düşük seviyeye çekmek -güya karşı argüman sunmak- âyeti nesne haline getirmekten başka bir şey değildir.
Bu âyet Muhammed ile alâkalı değil, Musa ile alâkalı bir âyettir. Âyeti kendi bağlamından koparıp zamirlerine kendi kafasına göre MERCÎ tayin ettikten sonra, güya âyeti anlamış gibi karşı argüman sunanların âyetlerle hiçbir alâkası yoktur, anlamak gibi bir çabaları da yoktur ve artık ‘tiksinti boyutunda bir ilkellik’ sergilenmektedir!
BAKARA 97.âyete gelince;
Bakara 2/97
قُلْ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ
Kul men kâne ‘aduvven licibrîle fe-innehu nezzelehu ‘alâ kalbike bi-iżni(A)llâhi musaddikan limâ beyne yedeyhi vehuden vebuşrâ lilmu/minîn(e)
Süleymaniye Vakfı meâli – De ki: “Cebrail’e kim düşmanlık ederse bilsin ki öncekileri onaylayıcı bir rehber olan ve inanıp güvenenlere müjde veren bu kitabı o, senin kalbine Allah’ın izni ile indirmiştir.”
Âyetten yola çıkan aklı evveller âyete dayanarak, Kur’an’ın ‘sözlü olarak kalbe indirildiği’ni söylemektedirler. “Eğer Kur’an yazılı olsaydı kalbe inmesi nasıl mümkün olurdu?” şeklinde bir soru ile gelmektedirler.
Yazılı bir şeyin kalbe inmesi anlaşılmaz da sözün kalbe inmesi nasıl bir şeydir?
Yani, bu arkadaşlar ‘sözün kalbe inmesi’ni anladılar da anlamadıkları ‘yazının kalbe inmesi’dir.
Peki ‘kalb’ nedir? Herhalde o da anlamı söze çeviren bir TRANSLATE’dir!
Âyete gramer kuralları ile bakacak olursak meâlde “Bu kitabı o, senin kalbine Allah’ın izni ile indirmiştir.” şeklinde geçen cümle şudur: نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ (nezzelehu ‘alâ kalbike bi-iżni(A)llâhi)
Bu cümlede “Kitap veya Kur’an” kelimeleri yoktur, hatta âyetin içerisinde yoktur.
Âyette; indirilen şey HU zamiri ile ifade edilmektedir. Yukarıdaki meâl yazarı, eğer o zamirin mercîsini önceki âyetlere bakarak yapmışsa isabet etmiştir. Çünkü o zamirin kime veya neye gittiğini anlamak için geriye doğru okuduğumuzda ta 89.âyete kadar gitmek zorundayız ve o âyette de HU zamirinin kendisine döneceği kelime KİTABUN kelimesidir.
Soru şudur: KİTAP YAZI İSE, YAZI BİR KALBE İNER Mİ?
‘Kalb’ kelimesinin karşılığına ‘vücudumuzdaki kan pompası’nı koyarsak tabi ki inmez.
Ve Kur’an’da geçen KALP kelimesi ‘kan pompası’ değildir.
Kur’an’da 168 defa geçen ‘kalb’ kelimesi hiçbir şekilde ‘vücuttaki kan pompası’ anlamında geçmemektedir.
Mâide/52
فَتَرَى الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ ف۪يهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌۜ فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِه۪ فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَٓا اَسَرُّوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ نَادِم۪ينَۜ
Feterâ-lleżîne fî kulûbihim meradun yusâri’ûne fîhim yekûlûne naḣşâ en tusîbenâ dâ-ira(tun)(c) fe’asa(A)llâhu en ye/tiye bilfethi ev emrin min ‘indihi feyusbihû ‘alâ mâ eserrû fî enfusihim nâdimîn(e)
Diyanet Vakfı meâli – Kalblerinde hastalık bulunanların: «Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz» diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki; Allah, bir fetih yahut katından bir emir getirecek de, onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır.
Şimdi, iş bakara 97.âyete gelince; ‘Kalb’ Kur’an’ın indiği bir organ olarak algılanmaktadır. Peki, bu âyette meâl yazarının KALPLERİNDE HASTALIK OLANLAR diye çevirdiği ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ (fî kulûbihim meradun) ibaresi KALBİ DELİK OLANLAR, KALBİ TEKLEYENLER, KALP KRİZİ GEÇİRENLER, KALP DAMARLARI TIKANMIŞ OLANLAR, KALP KAPAKÇIKLARI EĞRİ OLANLAR VS. anlamında mıdır?
Mâide/113
قَالُوا نُر۪يدُ اَنْ نَأْكُلَ مِنْهَا وَتَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا وَنَعْلَمَ اَنْ قَدْ صَدَقْتَنَا وَنَكُونَ عَلَيْهَا مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
Kâlû nurîdu en ne/kule minhâ vetatme-inne kulûbunâ vena’leme en kad sadaktenâ venekûne ‘aleyhâ mine-şşâhidîn(e)
Diyanet Vakfı meâli – Onlar «Ondan yiyelim, kalplerimiz mutmain olsun, bize doğru söylediğini (kesin olarak) bilelim ve ona gözleriyle görmüş şahitler olalım istiyoruz» demişlerdi.
Bu âyette meâl yazarının KALBLERİMİZ MUTMAİN OLSUN diye çevirdiği تَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا (tatme-inne kulûbunâ) ifadesi ‘kalbe iyi gelen yiyeceklerden’ mi bahsetmektedir? Yani onlar KALP SAĞLIĞINI düşündükleri için mi İsa’dan sofra istediler?
Hiçbir meâl yazarı, hiçbir müfessir Kur’an’da geçen ‘kalb’ kelimelerini ORGAN olarak almamış ve almamaktadır. Ama iş Bakara 97.âyete gelince KALB birdenbire organa dönüşmekte ve Kur’an’ın sözlü geldiğine delil olmaktadır.
Oysa indirilen yine de KİTAP’tır, HİTAP değildir!
Âyette “Cebrail, bu HİTABI senin kalbine indirdi.” denmiyor. “KİTABI senin kalbine indirdi.” deniyor. Âyette geçen KALB kelimesine ORGAN anlamı verseniz bile KİTAP kelimesi HİTAP kelimesine dönüşmez, dönüşemez!
KALB; kelime anlamı olarak, “bir şeyin olduğu halden başka hale evrilmesi, dönüşmek, dönmek” anlamlarındadır. Türkçedeki ‘kalp’ kelimesi de ‘KALIP’ kelimesi de buradan gelmedir.
Kur’an’ın bahsettiği ‘kalp’, BİR ŞEYİ DOĞRU ANLAMAMIZI SAĞLAYACAK MERKEZ’dir.
A’râf/179
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
Velekad żera/nâ licehenneme keśîran mine-lcinni vel-ins(i)(s) lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ velehum a’yunun lâ yubsirûne bihâ velehum âżânun lâ yesme’ûne bihâ(c) ulâ-ike kel-en’âmi bel hum edall(u)(c) ulâ-ike humu-lġâfilûn(e)
Diyanet Vakfı meâli – Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.
Bu âyette لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ (lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ) ifadesi yukarıdaki meâl yazarı tarafından BİLE “kalpleri vardır, onlarla kavramazlar” şeklinde çevrilmiştir.
Yani ‘kalb’ bir organ değildir. KENDİSİYLE BİR ŞEYİ DOĞRU ANLAYACAĞIMIZ MERKEZDİR.
Kur’an’ın birçok yerinde “kalpleri katılaştı, kalplerinde hastalık vardır…” şeklinde ibareler bulursunuz, ama kâfir için bile olsa “kalpleri pistir, kalpleri kötüdür…” gibi ibareler bulamazsınız.
Çünkü KALP denilen şey; YÜCE ALLAH’IN İRADELİ VE AKILLI OLARAK YARATTIĞI İNSANA VERDİĞİ BİR ŞEYDİR. O KÖTÜ OLMAZ!
Ama kötüye kullanılır, kötü yönde kullanılır.
İşte Kur’an’ın HİTAP olduğunu ispatlamak için canla başla uğraşanlar -güyâ âyetleri umursuyorlarmış gibi- bizim “Kur’an kitaptır!” söylemimize karşı getirdikleri BAKARA/97’de geçen KALB de bir organ değildir.
Bir şeyin KALBE yazılı, sözlü, işaret veya başka şekilde gelmesi mümkündür.
Çünkü okuduğumuzu da dinlediğimizi de gördüğümüzü de hissettiğimizi de tattığımızı da KALBİMİZLE ANLARIZ.
KALP; insanın dokunarak, tadarak, hissederek, görerek elde ettiği verileri İŞLEDİĞİ MERKEZDİR.
Çünkü ne dokunmamızda ne tatmamızda ne de başka hislerimizde AKIL YOKTUR.
Eğer; tatmak, hissetmek, dokunmak, görmek gibi eylemlerde akıl olsaydı HAYVANLAR İNSANLARDAN DAHA AKILLI OLURDU.
Çünkü tat, his, dokunma, görme, duyma gibi duyular hayvanlarda çok daha fazladır.
İSRA 93.ÂYETE GELİNCE;
İsrâ 17/93
اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُ۬هُۜ قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَرًا رَسُولًا۟
Ev yekûne leke beytun min zuḣrufin ev terkâ fî-ssemâ-i velen nu/mine lirukiyyike hattâ tunezzile ‘aleynâ kitâben nakrauh(u)(k) kul subhâne rabbî hel kuntu illâ beşeran rasûlâ(n)
Süleymaniye Vakfı meâli – Altından yapılmış bir evin olsa yahut gökyüzüne çıksan? Bize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe çıktığına da inanacak değiliz ya.” De ki “Rabbime boyun eğerim; ben elçi olan bir beşerden başka neyim ki?
Âyetteki kelimeleri hiç umursamadan yapılan bu meâller üzerinden karşımıza çıkıp -gerçi karşımıza çıkamıyorlar- “AHA! BAK İŞTE, KÂFİRLER ‘KİTAP İNDİRMEDİKÇE’ diyor, eğer kitap olsaydı hiç böyle derler miydi?” gibi bir söyleme sarılanlar, azıcık vicdanlı olup âyete merak sarsalardı, ne kadar saçma bir söz söylediklerini kendileri de görebilirdi.
Yani güyâ bu kâfirler için ‘Kitabın sözlü oluşuna itiraz ediyorlar da yazılı bir kitap istiyorlar’, deniliyor.
Âyete bakalım:
Yukarıdaki ve diğer meâl yazarları âyette geçen; اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ (ev terkâ fî-ssemâ-i) ifadesine ‘yahut gökyüzüne çıksan’ şeklinde bir mânâ vermişlerdir.
Azıcık Arapça bilgisi olanlar lütfen ifadede geçen harf-i cere dikkat etsinler. Oradaki harf-i cer İLE değil, فِي (fî) harf-i ceri. Bu harf-i cerle gelen فِي السَّمَٓاءِۜ (fî-ssemâ-i) ifadesi GÖKYÜZÜ+NE anlamı değil, GÖKYÜZÜ+NDE ya da “sema hakkında” anlamı vermektedir. Harf-i cerin ‘-ne, -ya’ gibi bir anlamı yok mudur? Evet, vardır ama bu harf-i cerin ilk anlamı değildir.
İkincisi; âyette geçen تَرْقٰى (terkâ) kelimesinin sözlük mânâsı şudur: “Hastaya okumak, afsunlamak, rukye yapmak, hasta kişilere okumak sûretiyle tedavi olmasını sağlamak, sara ve göze isabet eden kimseleri okumak sûretiyle tedavi etmek, büyü yapmak, yaltaklanmak, dalkavukluk yapmak, sever görünmek, sevmediği halde sever görünmek, arzusuna ulaşmak için yaldızlı sözlerle dalkavukluk yapmak, yükselmek, yükseğe çıkmak, tırmanmak.”
Eğer bu kelimeye “yükseğe çıkmak” mânâsı veriliyorsa bu, TIRMANARAK ÇIKMAK demektir.
Hiçbir şey olmadan, göğe yükselmek için bu kelime kullanılmaz.
Üçüncüsü; cümlenin sonunda gelen كِتَابًا نَقْرَؤُ۬هُۜ (kitâben nakrauh(u)) ifadesine verilen, “okuyacağımız bir kitap” ifadesi sanki âyette bir ism-i mevsûl varmış gibi verilen bir mânâdır. Yani sanki şöyleymiş gibi; KİTABE’LLEZİ NEKRAUHU. Oysa âyette bir ism-i mevsûl yoktur.
Dördüncüsü; hiçbir resûl kitabı göğe çıkarak almamıştır.
Bu âyet itiraz olarak getirilirse getirilecek itirazın; GÖKTEN SANA GELEN KİTABA İNANMAYIZ, HATTA SEN GÖĞE ÇIKIP O KİTABI KENDİN GETİRSEN BİLE İNANMAYACAĞIZ şeklinde olması lazımdır.
Yani “‘Gökten gelen’ değil, ‘göğe çıkılıp alınan’ bile olsa inanmayacağız.”
Bu âyet, resûllere verilenin kitap olmadığına asla deli olmaz. Kaldı ki âyette GÖĞE ÇIKMAKTAN falan bahsedilmemektedir.
‘Hira mağarası rivâyetleri’nden vazgeçmemek için ellerinden geleni yapanlar, Allah’ın kelimeleri ile savaştıklarını bilmek zorundadırlar.
İsrâ sûresindeki âyette geçen وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ (velen nu/mine lirukiyyike) ifadesi meâllerde olduğu gibi “göğe çıktığına inanmayacağız” şeklinde değildir.
Tam tersi, burada, Allah resûlünün getirdiğine RUKYE, AFSUN, DALKAVUKLUK, İKİ YÜZLÜLÜK yaftası vurulmaktadır. Onlara göre Allah resûlü insanlara rukye yapmaktadır. İtiraz ettikleri de budur. (Lütfen el-Müfredât’taki RKY maddesine bakınız.)
وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُ۬هُۜ (velen nu/mine lirukiyyike hattâ tunezzile ‘aleynâ kitâben nakrauh(u))
DAHA ÖNCE DE BAHSİ GEÇMİŞTİ; Arapçadaki geçişli fiillerin Türkçedeki karşılıkları tam olarak yerini bulmamaktadır.
Âyette geçen; حَتّٰى تُنَزِّلَ HATTA TUNEZZELE kelimesi de meâllerde ‘indirmedikçe’ olarak çevrilmiştir. Bu çeviri tamamen yanlış bir çeviri değildir ama âyetteki ifadeyi de tam olarak karşılamamaktadır.
Çünkü ilk olarak, âyette olumsuz bir ifade yoktur. حَتّٰى تُنَزِّلَ HATTA TUNEZZELE ifadesinin Türkçe karşılığı İNDİRİNCEYE KADAR demektir.
Fakat bu bile TUNEZZELE ifadesini tam olarak yansıtmamakta, ifade anlam olarak eksik kalmaktadır.
Kelime TEF’İL babındandır. Tef’il babı kelimeleri geçişli yapmanın dışında, kelimelere fiilde/failde/mefulde çokluk anlamı verir.
TUNEZZELE kelimesi ‘bir defa çıkıp inmek’ değil, ‘çok defa indirme’ mânâsındadır.
Yani bu adamlar resûlün bir defa göğe çıkıp oradan kitap getirmesini değil, her defasında göğe çıkıp kitabı onun getirmesini istemektedirler.
Onlar resûle İNENE değil, RESÛLÜN ÇIKIP ALACAĞINA bile inanmayacaklarını söylemektedirler.
Bunun yanında Âsım kıraatinde نَقْرَؤُ۬هُۜ (nakrauh(u)) şeklinde geçen ifade el yazmalarında şu şekilde geçmektedir:
Fotoğrafa dikkat edilirse; Âsım kıraatinde VAV harfinin üstüne konulan hemze, burada yoktur.
Bu hemzeler sonradan eklenmiştir ve eklenmenin gerekçesi yoktur.
Peşin olarak; ‘bu hemze eklenmesi yanlıştır’, demiyorum. Ama o hemzeyi koymadan önce ‘cümleyi hemzesiz anlamanın tüm imkânlarına bakmak lazım’, diyorum!
O kelime, orijinalinde olduğu gibi, hemzesiz olarak anlaşılamaz mıydı?
Bu arada, hemen belirteyim ki eklenen o hemze kelimenin kökünü değiştirmektedir.
Kelimenin kökü ile alâkalı olmayan hemzelerin eklenmesine ‘tamam’ desek bile kelimenin kökünü değiştirecek hemzelerin konulmasının mutlaka çok sağlam gerekçeleri olmak zorundadır.
Şimdi Âsım b. Behdele ve diğerleri el yazmalarında KRR olan kelimenin köküne bir hemze ekleyerek kelimeyi KRE köküne çevirmişlerdir. Daha bu dönüştürmeden bile haberi olmayanların kalkıp bu âyeti Kur’an’ın kitap olmayışına delil olarak getirmeleri KATİLİ AKLAMAK’tan başka bir anlama gelmemektedir.
El yazmalarındaki kelimelerin kök harfini değiştirecek şekilde hemze koymanın gerekçesini ne Âsım ne de diğer kıraat imamları asla belirtmemiştir. Hangi gramer kaygısıyla veya hangi gramer kuralı ile bu hemzeler konmuştur?
El yazmalarında geçen kelime, hemze eklenmediği zaman, pekâlâ NEKURRU+HU şeklinde de okunabilirdi.
Şu kadar zamandır yaptığım çalışmalarda benim ulaştığım sonuç -ki bu sadece beni bağlar; ne Âsım el yazmalarına sadık kalmıştır ne müfessirler Âsım’ın kıraatine sadık kalmıştır ne meâl yazarları müfessirlere sadık kalmıştır ne de meâl okuyanlar meâllere sadık kalmışlardır!
Âsım el yazmalarına, müfessirler Âsım’a, meâl yazarları müfessirlere, meâl okuyanlar meâl yazarlarına daima müdahale etmiş ve etmektedirler.
Tüm bu aşamalarda, herkes, SADECE KENDİ EGOSUNU ÖLÇÜ ALMAKTADIR!
Hiç kimse yaptığı müdahaleleri gerekçelendirme, delillendirme zahmetine katlanmadığı gibi, gerekçe ve delil getirmeyi gereksiz saymakta, kendi anlayışını doğru kabul etmektedir.
Kur’an’ın kitap olduğuna dair adamın karşısına 300 tane âyet koyuyorsun; o, anlamadığı, bilmediği ve anlama zahmetine de katlanmadığı Bakara/97, En’âm/7, İsrâ/93 âyetlerini karşı delil olarak getirip “Peki, buna ne diyeceksin?” sorusunu soruyor.
Sanki ‘Kur’an’ın Kitap olduğunu’ söyleyen o âyetleri Kur’an’a ben koymuşum gibi, bana karşı delil getirdiğini sanıyor.
Hakikâten de bu aymazlık ve iki yüzlülük artık tahammül sınırlarını aşıp gitti.
‘Kur’an’ın kitap olmadığı’ savını desteklemek için getirilecek delilleri üretme çabası, Ramazan Demir’e karşıt olarak getirilen bir delil üretme çabası değil, KUR’AN’IN KİTAP OLDUĞUNU SÖYLEYEN ÂYETLERE KARŞI OLARAK GETİRİLMEK İSTENEN DELİL ÜRETME ÇABASIDIR. YANİ ALLAH’A KARŞI delil getirme çabasıdır.
Çünkü;
İbrahim 14/1
الٓرٰ۠ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ
Elif-lâm-râ kitâbun enzelnâhu ileyke lituḣrice-nnâse mine-zzulumâti ilâ-nnûri bi-iżni rabbihim ilâ sirâti-l’azîzi-lhamîd(i)
Diyanet Vakfı meâli – Elif. Lâm. Râ. (Bu Kur’an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.
Ra’d 13/1
الٓمٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِۜ وَالَّذ۪ٓي اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ
Elif-lâm-mîm-râ tilke âyâtu-lkitâb(i) velleżî unzile ileyke min rabbike-lhakku velâkinne ekśera-nnâsi lâ yu/minûn(e)
Diyanet Vakfı meâli – Elif. Lâm. Mîm. Râ. Bunlar, Kitab’ın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen haktır, fakat insanların çoğu inanmazlar.
Yûsuf 12/1
الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ۠
Elif-lâm-râ(c) tilke âyâtu-lkitâbi-lmubîn(u)
Diyanet Vakfı meâli – Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.
Hûd 11/1
الٓرٰ۠ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍۙ
Elif-lâm-râ(c) kitâbun uhkimet âyâtuhu śümme fussilet min ledun hakîmin ḣabîr(in)
Diyanet Vakfı meâli – Elif. Lâm. Râ. (Bu sana indirilen), hikmet sahibi (ve) her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.
BU ÂYETLERDEKİ ‘KİTAP’ KELİMESİNİ ÂYETLERE BEN YAZMADIM. BEN KOYMADIM.
BU CÜMLELERİ BEN KURMADIM.
DAHA YÜZLERCE ÂYETTEKİ ‘KİTAP’ KELİMESİNİ O ÂYETLERE BEN KOYMADIM.
Âyetin ‘KİTAP’ dediğine benim kalkıp ‘HİTAP’ demem için iki yüzlü, münafık yahut şeytan yahut iblis yahut İLAHİYYATÇI olmam lazım!
ALLAH ‘KİTAP’ DEMİŞ, BU NİYE KESMİYOR, BU NEDEN İNSANI İKNA ETMİYOR?
NEDEN ALLAH’IN GÖNDERDİĞİ ‘KİTAP’ KELİMESİNİ ‘HİTAP’ YAPAYIM, NEDEN BEN ALLAH’IN KELİMELERİNE RAZI OLMAYAYIM?
Rivâyetlerden vazgeçemeyenlerin hatırına, Yüce Allah’ın ‘KİTAP’ kelimesini neden ‘HİTAP’ yapayım?
Hiçbir ilke tanımayan ve ilkelerden de nefret edenlerin oluşturduğu anlamları neden ALLAH’IN KELİMELERİNİN ÜSTÜNE KOYAYIM?
Kur’an’ı anlamak için ‘tastamam biri olduğum’u asla iddia etmedim, etmiyorum ve etmeyeceğim ama dünya üstüme yıkılsa bile Yüce Allah’ın ‘KİTAP’ dediğine ‘HİTAP’ demeyeceğim!
Ben âyetlerle savaşmayacağım, ben kelimelerle boğuşmayacağım, ben onlara teslim olmayacağım!
Dileyen dilediği ilâhına teslim olup Yüce Allah’ın ‘KİTAP’ kelimesini ‘HİTAP’ yapmak için Yüce Allah’ın kelimeleri ile savaşsın.
Önünde sonunda; onlar da ölecek, ben de öleceğim!
VESSELAM.
