بسم الله الرحمنِ الرحيم
İNSANI İNŞA EDEN ‘SÖZ’ KİMİN SÖZÜ?
İnsan türünün binlerce yıllık hayat tecrübesinde, insanı kuran / inşa eden şeyin söz (kelam) olduğu reddi imkânsız ve ispat gerektirmeyecek bir şekilde kesinleşmiştir. Bu kesin olarak ortaya çıkınca ilk yapılması gereken şeyin, sözler arasında bir taksim ve tasnifin yapılması olduğu da reddi imkânsız ve ispatı gereksiz bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Taksim ve tasnifi zorunlu hale getiren şey, “kelam” dediğimiz şeyin daima öznesine göre içerik kazanmasının bir gerçeklik olarak herkes tarafından biliniyor olmasından dolayıdır.
Yine bedihi olarak tecrübe ettiğimiz “özne” olma değerinin her bir varlıkta kendisini başka başka göstermesi, “kelam” denilen kurucu değerin ‘öznesine göre değer kazandığı’ sonucu zorunlu olarak ortaya çıkmaktadır.
İşte bu zorunluluk önce “özne” taksimi yapılmasını ve kelamın öznesine göre değerlendirilmesini mecbur hale getirmektedir.
Var’lar arasında biri tecrübenin diğeri imanın konusu olabilen sadece iki özne vardır:
- Özne oluşu kendinden olan özne.
- Özne oluşu başka özne veya öznelere bağlı olan özne.
Bu taksim “kelam” denilen şeyin de taksimidir aynı zamanda:
- Kurucu değerini sadece kendinden alan kelam.
- Kurucu değerini kendisinden başka kelamlardan alan kelam.
Yani “Özne oluşu kendinden olan öznenin kelamı” ile “Özne oluşu kendisinden başkasına bağlı olan öznenin kelamı”.
İnsan açısından buradan sonrasında zorunluluklar değil, tercihler devreye girer ve hangi kelamın ne şekilde insan aklının kurucu değeri olacağı seçilir.
Kelamın tanım ve tarifine dair belagat kitaplarının söylediklerinin tamamından çıkan sonuç şudur: ‘KELAM’, vaz’ edilmiş kelimelerin, vaz’ edilmiş kurallar çerçevesinde, muktezayı hale münasip bir şekilde sözleri inşa ederek anlam denilen şeyi bilinir hale getiren kuvve-i maneviyedir. Bu tanıma göre ‘kelam’, bir meleke değil öznede bulunan bir cevherdir.
Öznelerin farklı oluşu bu cevherin de taksim edilmesini zorunlu hale getirir:
“Cevheri kendinden olan öznenin kelamı” ile “Cevheri başkasından olan öznenin kelamı”.
Bunlardan ilki; kelamı ve kelama nesne olan sözü, öğrenme veya nakil yoluyla başkasından almaz; diğeri ise daima başkasından alır.
Bu iki durum, öznelerin birinde kelamın o öznenin kendi zatında ve kendi zatıyla birlikte olan bir şey olduğunu, diğerinde ise öznenin kendi zatında olmayan, sonradan alınan ve o öznenin zatını kuran ama zatından olmayan bir şey olduğunu gösterir yani birinde kelam, öznenin zatıyla kaim bir değer, diğerinde ise özneyi özne haline getiren sonradan yüklenmiş bir değer olduğunu gösterir.
İşte buna göre az önceki iki özne taksimindeki kelamlardan biri “kurucu kelam”, diğeri ise “kurulan kelam” olur.
İnsan türü annesinden ‘kelamı kabul edebilir’ olarak doğar ama asla ‘kelam sahibi’ olarak doğmaz hatta insan türünün gelişim süreçlerine göre düşünecek olursak; her insan, hayatında mutlaka söz sahibi olabilir ama her söz sahibi insan hayatı boyunca hiç kelam sahibi olamamış da olabilir yani söz sahibi olmak kelam sahibi olmayı zorunlu hale getirmez.
İki özneye göre mevki ve makam değiştiren kelamlar hakkında şu yanılgıya düşülmemesi gerekir. Öznelerin farklı makamlarda oluşu, sözlerin de farklı makamlarda olmasını gerektirmez. Her iki özne aynı kelamı aynı kelimeler ve aynı dizilimle söyleyebilir ama bu aynîlik asla ve asla iki kelamın değerinin her ikisinde de aynî olduğu anlamına gelmez.
Mesela, Kevser suresini her iki öznenin birbirinden bağımsız bir şekilde söylediğini düşünelim. Tıpatıp aynı olsa bile özne oluşu kendinden olan ile özne oluşu başkasından olanın söylediği asla aynı değerde olmaz.
Aslında sözün özneye göre değer kazanması iki farklı özne arasında olan bir şey değil, iki AYNI özne arasında bile geçerlidir yani sözün özneye göre değer kazanması olağanüstü bir durum değildir hatta bunun sözün diğer tüm hallerine göre EN OLAĞAN HALİDİR diyebiliriz.
İnsanlar arasında konuşulan lisanlara baktığımızda, lisanların en kurucu değerinin ÖZNE olduğu tartışmaya kapalı bir şekilde önümüzde durmaktadır. Nereden ne şekilde almış olursa olsun, insanın aklını dil ile inşa ettiği de önümüzde durmaktadır. İşte bu durum insanı dilin öznesi değil, dil tarafından inşa edilen nesnesi konumuna getirir yani insan hangi cümleyi kurarsa kursun, kendisinin özne oluşunu ne kadar tekit ederse etsin, dilin nesnesi olmaktan kendisini kurtaramamaktadır.
Dilin nesnesi olmaktan kendisini kurtaramayan insan, sözün nesnesi oluyor demektir. İşte deminki söylediğimiz tercih burada devreye girer.
Her halükârda sözün nesnesi oluyorsam, söz beni kuran bir değerse HANGİ SÖZ BENİ KURACAK?
ÖZNE OLUŞU KENDİNDEN OLANIN SÖZÜ MÜ, ÖZNE OLUŞU BENİM GİBİ BAŞKASINA BAĞLI OLANIN SÖZÜ MÜ?
Kusursuzluk sadece Âlemlerin Rabbi Allah’ın olabileceği bir şeydir.
الحمد لله رب العلمين