بسم الله الرحمنِ الرحيم
BİZ SIRADAN İNSANLARIZ, BİZE YİĞİTÇE GELİN
– “Yalan haber taşımayacaksınız. Haksız yere tanıklık ederek kötü kişiye yan çıkmayacaksınız.”
– “Kötülük yapan kalabalığı izlemeyeceksiniz. Bir davada çoğunluktan yana konuşarak adaleti saptırmayacaksınız.”
– “Duruşmada yoksulu kayırmayacaksınız.”
– “Düşmanınızın yolunu şaşırmış öküzüne ya da eşeğine rastlarsanız, onu kendisine geri götüreceksiniz.”
– “Sizden nefret eden kişinin eşeğini yük altında çökmüş görürseniz, kendi haline bırakıp gitmeyecek, ona yardımcı olacaksınız.”
– “Duruşmada yoksula karşı adaleti saptırmayacaksınız.”
– “Yalandan uzak duracak, suçsuz ve doğru kişiyi öldürmeyeceksiniz. Çünkü ben kötü kişiyi aklamam.”
– “Rüşvet almayacaksınız. Çünkü rüşvet, göreni kör eder, haklıyı haksız çıkarır.”
– “Yabancıya baskı yapmayacaksınız. Yabancılığın ne olduğunu bilirsiniz. Çünkü siz de Mısır’da yabancıydınız.”
– “Toprağınızı altı yıl ekecek, ürününü toplayacaksınız. Ama yedinci yıl nadasa bırakacaksınız; öyle ki, halkınızın arasındaki yoksullar yiyecek bulabilsin, onlardan artakalanı da yabanıl hayvanlar yesin. Bağınıza ve zeytinliğinize de aynı şeyi yapın.”
– “Altı gün çalışacak, yedinci gün dinleneceksiniz. Böylece hem öküzünüz, eşeğiniz dinlenir, hem de kadın kölenizin oğulları ve yabancılar rahat eder.”
– “Söylediğim her şeyi yerine getirin. Başka ilahların adını anmayın, ağzınıza almayın.”
(TORAH – MISIR’DAN ÇIKIŞ 22/1-13)
Yahudiler, Musa’nın getirdiği dinden yani İslam’dan hadisleriyle, rivayetleriyle, fıkıhlarıyla, içtihatlarıyla, icmâlarıyla ellerindeki kitabı noktalayıp harekeleyerek, noktalayıp harekeledikleri kitabı “hafi, mücmel, müşkil, müteşabih” gördükleri için onu tefsir ederek bir din uydurdular. Fakat bu uydurdukları dine de uymadılar/uymuyorlar ve uymayacaklar.
Aynı şeyi onların ardılları (halefleri) tıpkı kendilerinden öncekilerin (seleflerin) yaptığını yaparak taklit ettiler.
Aynı şeyi, bu ikisinin (seleflerin) ardılları olan (halef) Müslümanlar yaptılar.
Daha sonra bunların üçü kafa kafaya verip ‘Yahudilik’, ‘Hristiyanlık’ ve ‘Müslümanlık’a “İBRAHİMİ DİNLER / SEMAVİ DİNLER” adını verdiler.
Müslümanlığın varlığını devam ettirebilmesi için Yahudilik ve Hıristiyanlığa “semavi/İbrahimi din” demesi şarttır çünkü demezse kendi varlığı da tehlikeye girecektir.
Hristiyanlığın varlığını devam ettirebilmesi için Yahudiliğe “semavi/İbrahimi din” demesi lazım çünkü demezse kendi varlığı tehlikeye girecektir.
Ama Yahudilerin ve Yahudiliğin böyle bir zorunluluğu yoktur. Çünkü her iki diğer din mensupları kendilerini anlamlı hâle getirebilmek için ona (Yahudiliğe) ihtiyacı vardır ama Yahudiliğin yoktur.
İşte bu yüzden Hıristiyanlar ve Müslümanlar en uyduruk dine göre bile zulüm olarak nitelenen Yahudilerin yaptıklarına karşı hiçbir tavır geliştirmemektedirler.
Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şu kısa ama çok anlamlı cümleyi kurmaktadır:
“Aslında biz bire bir diğer ülkelerle konuştuğumuz zaman, özellikle bölge ülkeleriyle bu konuda bizden ayrı düşündüklerini görmüyoruz. Problem ne düşündüğümüz değil, burada bir ayrılığımız yok çoğu zaman. Temel problem ortak tavır koymakta ya da tek taraflı tavır koymakta. Tavır geliştiremiyor İslam dünyası. Bugüne kadar çok ciddi kınamalarımız oldu ve bu kınamalar çok fazla bir sonuç getirmedi.”
Ortada, dünyadaki insanların tamamının gözünün içine baka baka inandığını ve yapmak istediğini hiç çekinmeden söyleyen ve yapan bir “İsrail” var.
Filistinliler, duruşları ile İsrail karşısında yiğit ve kahramandırlar. Fakat İsrail şu duruşuyla dünyaya karşı yiğit ve kahramandır. İsrail’in dünyaya karşı gösterdiği bu pervasız tutum kendisini “Yahudi” olarak tanımlayanların göğsünü kabartmaktadır çünkü milyarlarca insanın iradelerini avuçlarına terk ettikleri liderler tek sıra halinde hizaya gelmiştir. Bunu gören bir Yahudi, “Yahudi” olarak doğduğu için kesinlikle çok haklı bir gurur duyacaktır.
2-3 milyon silahsız, yemeksiz, susuz insanı uçak gemileriyle, tanklarıyla, denizaltılarıyla, uçaklarıyla ablukaya alıp hedef gözetmeksizin bombalayan ve bundan da zerre kadar geri adım atmayan ve tarihin en doğru işini yaptığını herkesin yüzüne karşı haykıran İsrail, kaybedeceklerinin hesabını hiç yapmadan yaptıklarını yapmaya devam etmektedir ve emin olun devam da edecektir.
Biz (Müslümanlar), parçası olmaktan kahrolduğumuz bu ait olduğumuz dünyadan utanç duyarken yeryüzünün herhangi bir bölgesinde yaşayan bir Yahudi, parçası olduğu dünyadan kesinlikle haklı bir gurur duyacaktır ve bu gururun devam etmesi için elinden geleni yapacaktır.
Çünkü Yahudi, mücadele ederken kaybedeceklerinin hesabını yapmamaktadır.
Ama halkı Müslüman olan ülkelerin liderleri, kaybedeceklerinin hesabını yaptıkları için “barış, sükûnet” çığırtkanlığı yaparak vicdanlarını teskin etmektedir.
Gücü eline geçirip dünya siyasetinde meşru bir zemin bulduğu 1948 yılından bu yana “zulüm” adına icat edilebilecek her türlü davranışı sergileyen ve amacının yok etmek olduğunu da hiç gizlemeyen, tank, uçak, denizaltı, uçak gemisi sahibi İsrail’i, bunca zulümden sonra “barışa, sükûnete” çağırmanın ahmaklığını, halklarına “diplomasi” olarak yutturanların aklı başına ne zaman gelecek acaba?
Uçak gemisini Akdeniz’e gönderen Amerika hangi diplomasiyi yaptı ki siz ona karşı diplomasi geliştiriyorsunuz?
Filistinlilerin diplomasi ile gelecek bir sükûnete ve barışa ihtiyacı mı var ki siz diplomasi diyorsunuz?
Ölen bebeklerin mezarına gidip “Merak etmeyin, biz diplomasi trafiği yapıyoruz.” mu diyeceksiniz?
Açlıktan ve susuzluktan kıvranan bebelere “Sabredin, hemencecik ölmeyin, diplomatik sonuç almak üzereyiz.” mi diyeceksiniz?
Halklarının da liderlerinin de yiğitliğin ne menem bir şey olduğunu bilmediği Müslüman ülkelerden beklenen bu değildir.
Beklenen şudur:
“Bak Yahudi, bak Amerika ve onun köpeği durumundaki ülkeler: Hangi dine mensup olursanız olun, hangi sebebe yaslanırsanız yaslanın eğer şu dakikadan sonra bırakın füzeyi, çocukların üzerine taş bile atarsanız sizi de kendimizi de dünyayı da ateşe veririz. Ya siz yok olana ya biz yok olana kadar asla durmayız.” demektir.
Şu bir hakikattir: İnandığı değerler uğruna kaybetmeyi göze alamayanlar asla kazanamazlar ve asla şahsiyet sahibi olamazlar.
Bir mümin için bu dünyada kaybetmenin en zirvesi ölmektir. Ahirete iman etmiş bir müminin dünya adına kaybedeceği şey hayatıdır.
Oysa ahirete iman etmiş, ahiret için yaşayan mümin için ölmek bir kayıp değildir.
Ahireti olmayan Yahudi kendi inandığı değerler uğruna bu kadar cesur ve cüretkârken, ahirete inandığını söyleyenlerin bu kadar korkak ve pısırık olması kimin daha çok Yahudi olduğunu ele vermesi açısından çok önemli bir ayrımdır.
Yaşayabileceğimiz tüm utançları bize yaşatan, bizi kapitalist bir dünyanın köşeye sıkıştırılmış kobay faresi haline getiren her kim varsa (eskiler ve yeniler), Allah hepsinin belasını versin.
Artık sırtımıza yüklenen bu utanç dolu yaşamı taşımaktan kaslarımız çatladı, bel kemiğimiz kırıldı, dizlerimiz büküldü.
Bizden önceki atalarımız, şimdi ardından gittiğimiz seyyidlerimiz, büyüklerimiz, liderlerimiz, ulemamız, bu ahmakça ve utanç dolu yaşamı sırtımıza yükleyen suç ortaklarıdır.
Bu saatten sonra bunlardan bir “değer” beklemek ahmaklık diye tanımlanamayacak kadar aşağılık bir davranıştır.
Onlar bu utanç dolu yaşamı sırtımıza yüklerken “Allah, resul, sünnet, Kur’an, din, vatan, selef, bayrak, millet, huzur, refah, ilerleme, bilim, ilim, medeniyet, aydınlık vs.” gibi kavramların tamamını kullandılar.
Dini hassasiyeti olana “din” dediler.
Ata hassasiyeti olana “ata” dediler.
Vatan hassasiyeti olana “vatan” dediler.
Gelişme hassasiyeti olana “bilim” dediler.
Para hassasiyeti olana “refah” dediler.
Geçmiş hassasiyeti olana “tarihimiz” dediler.
Bu ahmakça hayatı sırtımıza yüklemek için her şeyi ama her şeyi kullandılar.
Sadece “Allah” hakkında yalan söylemediler. Her şey hakkında yalan söylediler.
Şimdi baştan aşağı yalan değerlerle oluşmuş kendi pis dünyalarından “mazlumu savunuyormuş” rolleri kesiyorlar.
Bize hep kaybedeceklerimizin hesabını yaptırarak ahiretimizden ediyorlar.
Oysa biz halkız, oysa biz sıradan insanlarız:
Biz depremde yerle bir olan şehirlerin enkazından umut çıkanlarız.
Biz bir dakika sonrasını bile düşünmeden ekmeğini bölüşenleriz:
Biz ayağı yalınlara ayağındaki ayakkabısını, numarasının uyup uymadığına bakmadan çıkarıp giydirenleriz.
Biz yağmurda üşümüş kediyi paltosuyla ısıtanlarız.
Biz hiç tanımadığı coğrafyalara evindeki ekmeği gönderenleriz.
Biz toz toprak içindeki yüzünü silen annesine sevgiyle bakan bir çocuğun o bakışlarına sebepsiz yere ağlayanlarız.
Biz annesini emen bir kuzu görünce merhamet denizi kesilenleriz.
Biz yüzme bilmesek bile boğulan biri görünce hiç hesap yapmadan suya atlayıp onunla birlikte boğulanlarız.
Biz komşunun cenazesinde ağlayan, düğününde kendi düğünümüz gibi sevinenleriz.
Biz kıtlıklarda buğdayını, susuzlukta suyunu, soğukta giyeceğini hiç düşünmeden bölüşenleriz.
Biz sahiplik duygusu nedir, bilmeyenleriz.
Biz halkız. Biz Yüce Allah’ın yarattığı en çok bulunan tipleriz.
Bizi kaybedeceklerimizle korkutmayı kesin artık çünkü bizim inancımızdan başka kaybedecek bir şeyimiz yok ve hiç olmadı.
Anlamıyor musunuz be aptallar, biz bu dünyaya sahip olmayı bilmiyoruz ve ne yapsanız da öğrenmeyeceğiz.
Bizi dünya ile korkutmayın çünkü korkmuyoruz.
Bizi kaybedeceklerimizle terbiye etmeyi kesin artık.
Bize yiğitçe gelin, direkt gelin, dümdüz gelin, içten gelin. İşte o zaman canımızı da malımızı da kolayca alırsınız. Fakat sorun bizde değil sizde: Çünkü siz yiğitliği, dolaysız olmayı, dümdüz olmayı, içten olmayı bilmiyorsunuz. Siz yalana o kadar alışmışsınız ki size “Nasılsın?” desek bile yalan söylemeden cevap veremiyorsunuz.
Evet, biz, çocukluğu kirli elbiseler içinde, burnundan akan bir karış sümükle elindeki yufkayı kemirenleriz.
Son model kameran, süslü elbiselerin ve büyük burnunla sanatını geliştirmek için uğradığın o kenar mahallerdeki, gettolardaki resmini çektiğin yalın ayak, bir kenarı sökülmüş el örgüsü kazaklı, suratı çamurlu, saçları sıfır numara tıraş edilmiş, gözlerindeki duyguyu asla anlamadığın ve anlayamayacağın o çocuk biziz.
Açılışını kokteyl düzenleyerek yaptığın galerideki resim serginde duvara asılı “Gecekondu mahallelerinde su bidonları ile su taşıyanlar” resmindekiler, işte onlar biziz.
Yarı çıplak dizilerinde figüran olarak on saniyeliğine kameranın görüş alanına giren o kişiler, işte biz onlarız.
Hiçbir zaman başrol oynamadık, hiçbir zaman sizin kirli hayatlarınızın resmini çekip galerilerde sergilemedik.
Sizin yeşiliniz, kızılınız hangi renk olursanız olun, neye benzerseniz benzeyin, ne yaparsanız yapın bizi asla taklit edemezsiniz ve asla bizim gibi olamazsınız. Çünkü siz sade olmayı bilmiyorsunuz.
Kusursuzluk sadece Âlemlerin Rabbi Allah’ın olabileceği bir şeydir.
الحمد لله رب العلمين