بسم الله الرحمنِ الرحيم

BESMELE

Türkiye’de basılan Mushaflardaki sûre başlarında bulunan besmelelerin yazımına dikkat edildiğinde, Fâtiha sûresindeki besmelenin birinci âyet olarak, sûrenin bir parçası şeklinde yazıldığı; diğer sûrelerin başında bulunan besmelelerin tamamının ise hem önündeki sûrelere hem de âyet sayımlarına dâhil edilmediği görülmektedir.

Bu resimlerde olduğu gibi, Türkiye’de basılan Mushaflarda sûre başlarındaki besmelelerin hemen üstünde sûreye dair kısa açıklamaların bulunduğu kutucuklar vardır. Bu açıklamalarda sûrenin Mekkî ya da Medenî olduğu, kaç âyet olduğu ve nüzul sıralamasında kaçıncı sırada bulunduğu yazılmaktadır. Mesela en sağdaki resimde Fâtiha sûresinin üstündeki kutucukta “Mekkî’dir, yedi âyettir, nüzul sıralamasında beşincidir.” yazmaktadır. Aşağıya inip Fâtiha’nın âyetlerini saydığımızda, besmelenin Fâtiha sûresinin birinci âyeti olarak yazıldığını görmekteyiz.

Başında besmelenin hiç yazılmamış olmasından dolayı Tevbe sûresini ve Fâtiha sûresini hariç tutarsak, geri kalan 112 sûrenin tamamında sûre başlarında bulunan besmelelerin hem sûreden ayrı yazıldığı hem de sûrenin âyet sayısına dâhil edilmediği görülmektedir.

Mushaflardaki besmelelerin yazımı böyleyken, sahadaki uygulamada başka bir tuhaflık yaşanmaktadır. Özellikle Hanefilerin yoğun olduğu bölgelerdeki camilerde, tilavetin açıktan yapıldığı sabah, akşam ve yatsı namazlarını kıldıran imamlar, Mushaftaki yazımında birinci âyet olmasına rağmen Fâtiha’daki besmeleyi sesli okumamaktadırlar. Bu çelişkili ve tuhaf uygulama, kökeni çok eskilere dayanan, sonuçlanmamış bir ihtilafın Mushaf yazımına ve namazdaki tilavete yansımasından kaynaklanmaktadır.

Müslüman ulema, daha ilk asırlarda, her sûrenin başında yazılmış olan besmelenin Kur’an’dan bir âyet olup olmadığı hususunda ihtilaf etmiştir. Bu ihtilafı ve ihtilafın taraflarını şöyle özetleyebiliriz.

  1. Sûre başlarındaki besmeleler Allah tarafından indirilmiş âyettir.
  2. a) Sûre başlarındaki besmeleler hem Allah tarafından vahyedilmiş bir âyettir hem önündeki sûreye dâhildir hem de Mushafa ondan olmayan hiçbir şey yazılmamıştır.
  • Abdullah b. Abbas
  • Abdullah b. Ömer
  • Said b. Cübeyr
  • Ata b. Ebi Rebah
  • Zühri
  • Abdullah b. Mübarek
  • İmam Şafii
  • Tusi
  • Zemahşeri
  • Tabersi
  • Razi
  • Beyzavi
  • İbn Kesir
  • Ebussuud
  • Alusi
  • Tabatabai
  • İmamiyye
  • Mekke ve Kûfe kıraat imamları
  1. b) Sûre başlarındaki besmeleler âyettir ama önündeki sûrenin bir âyeti değil, sûreleri birbirinden ayırmak için teberrüken indirilmiştir.
  • Ebu Hanife ve Hanefi mezhebinin sahih görüşü
  • Ahmet b. Hanbel (bir rivayette)
  • İbn Teymiye
  1. Sûre başlarındaki besmeleler Allah’ın vahyettiği bir âyet değildir.

Neml 30. âyetteki besmele, nebevî bir uygulama olarak sûreleri birbirinden ayırmak ve Kur’an okumaya bu cümle ile başlansın diye sûre başlarına teberrüken yazılmıştır.

  • İmam Malik ve Malikiler
  • Evzai
  • Ahmet b. Hanbel (bir rivayette; Hanbeli fıkıh kaynağında bu esas alınır)
  • Taberi
  • İbn Atiyye
  • İbnü’l Arabi
  • Kurtubi

Ahmed b. Hanbel’den her üç yönde de rivayet nakledildiğini burada belirtmek gerekir. Hanbeli fıkıh kaynaklarında ikinci görüş esas alınmakta, el-İnsâf ise birinci görüş yönünde bir rivayet kaydetmektedir.

Hemen belirtelim ki ulema arasındaki bu ihtilafın kaynağında, hepsi de “ahad haber” olan çelişkili rivayetler vardır. Hatta bu haberlerin tenkidi yapıldığında, aynı kişiden birbirine zıt rivayetlerin geldiği bile görülmektedir. Mesela sûre başlarındaki besmelelerin âyet olmadığını ileri süren Malik b. Enes’in ünlü eseri Muvatta’yı şerh eden İbn Abdilber, el-İstizkâr adlı eserinde bu durumu doğrudan tespit etmiş ve Enes b. Malik’e nispet edilen haberlerin şu şekilde geldiğini yazmıştır:

“Besmeleyi okumazlardı.” –  فكانوا لا يقرءون بسم الله الرحمن الرحيم

“Besmeleyi açıktan okumazlardı.” –  فكانوا لا يجهرون ببسم الله الرحمن الرحيم

“Besmeleyi açıktan okurlardı.” –  فكانوا يجهرون ببسم الله الرحمن الرحيم

“Kıraate ‘el-hamdulillah…’ ile başlarlardı.” –  فكانوا يفتتحون القراءة بالحمد لله رب العالمين

“Besmeleyi okurlardı.” –  فكانوا يقرءون بسم الله الرحمن الرحيم

İbn Abdilber bu lafızları sıraladıktan sonra hükmünü şöyle vermektedir:

وهذا اضطراب لا تقوم معه حجة  – “Bu, kendisiyle hüccet kaim olmayacak bir ızdıraptır.”

Bu konuda detaylı bilgi sahibi olmak isteyenler, az önce ihtilafın tarafları hakkında verdiğimiz listedeki müfessir ve fukahanın tefsirlerine başvurabilirler. Fakat ihtilafın Kur’an’dan değil de rivayetler üzerinden çıktığını açıkça ortaya koymasından dolayı, besmelenin Kur’an’dan bir âyet olmadığını savunan Kurtubi’nin tefsirinde bu meseleyi hangi boyutlarda tartıştığını buraya aktaracağız.

Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an adlı hacimli tefsirinde, önce besmelenin Kur’an’dan bir âyet olup olmadığını tartışan grupların görüşünü şu şekilde özetler:

  1. Sûrelerin Başlarındaki Besmeleler:

Ca’fer es-Sadık (radıyallahü anh)’dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Besmele, sûrelerin taçlarıdır.

Derim ki: Bu, besmelenin Fâtiha’dan ve diğer sûrelerden bir âyet olmadığının delilidir. Bu hususta ilim adamlarının üç ayrı görüşü vardır:

  1. a)Besmele Fâtiha’dan da başka sûrelerden de bir âyet değildir. Bu, İmâm Mâlik’in görüşüdür.
  2. b)Besmele, her sûreden bir âyettir. Bu da Abdullah b. el-Mubarek’in görüşüdür.
  3. c)Şâfiî der ki: Besmele Fâtiha’dan bir âyet-i kerîmedir. Diğer sûrelerden âyet olup olmadığına dair görüşü ise farklı farklı nakledilmiştir. Bir seferinde, “Her sûrenin bir âyetidir.” derken, bir diğer seferinde, “Sadece Fâtiha’dan bir âyet-i kerîmedir.” demiştir. Ancak ilim adamları arasında Besmele’nin Kur’ân-ı Kerîm’de Neml sûresindeki bir âyette yer aldığı hususunda görüş ayrılığı yoktur.

Şâfiî, Dârekutnî tarafından rivâyet edilen ve Ebû Bekr el-Hanefî’den, onun Abdülhamid b. Ca’fer’den, onun Nûh b. Ebî Bilal’den, onun Said b. Ebî Said el-Makburî’den, onun da Ebû Hüreyre’den aktardığı rivâyet yoluyla Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) şu sözünü delil göstermektedir:

“Elhamdülillahi rabbil âlemin diye okuduğunuz takdirde başında bismillahirrahmânirrâhim’i okuyunuz. Çünkü o, Fâtiha sûresi, Kur’ân’ın anasıdır, Kitab’ın anasıdır, es-Seb’u’l-mesânî yani tekrarlanan yedidir. Bismillahirrahmânirrâhim de âyetlerinden bir tanesidir.” (Dârekutnî, I, 312.)

Bu hadisi Abdülhamid b. Ca’fer merfû olarak rivâyet etmiştir. Sözü geçen Abdülhamid’i Ahmed b. Hanbel, Yahya b. Said ve Yahya b. Main sika, yani güvenilir bir ravi olarak kabul etmektedirler. Ebû Hâtim onun hakkında, “O doğru sözlüdür.” derken, Süfyan es-Sevrî ise onun zayıf olduğunu söyler ve onu eleştirirdi. Senette geçen Nûh b. Ebî Bilal de ünlü ve sika bir ravidir.

İbnu’l-Mubarek ile Şâfiî’nin iki görüşünden birinin delili ise Müslim tarafından Enes’ten gelen şu rivâyettir:

Enes dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) günün birinde bizimle birlikte oturuyor iken bir parça uyukladı. Daha sonra gülümseyerek başını kaldırdı. Biz, “Ey Allah’ın rasûlü, neden güldün?” diye sorduk. Şu cevabı verdi: “Az önce bana bir sûre nazil oldu.” dedi ve şunları okudu:

“Bismillahirrahmânirrâhim. Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik. O hâlde Rabbin için namaz kıl, kurban kes. Şüphesiz sana buğz edenin kendisi ebter yani soyu kesik olandır.” (el-Kevser, 108/1-3) Ve sonra hadisin geri kalan kısmını kaydetti. Müslim, Salât 53. (Kurtubi – El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an – c. 1, s. 307-308)

Bu pasaja dikkat edilirse, besmelenin Kur’an’dan bir âyet olduğunu savunanların ileri sürdükleri delillerin tamamının rivayet olduğu görülmektedir. Nitekim Kurtubi, bu pasajın hemen ardından, rivayetlerin hepsinin ahad haber olduğunu, dolayısıyla zan ifade ettiğini ve Kur’an’ın metninin sübutuna delil olamayacağını şu şekilde ifade etmektedir.

Sahih Görüş:

Bu görüşler arasında doğru olan İmâm Mâlik’in görüşüdür. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm âhâd haberlerle sabit olmaz. Onun sübut yolu hakkında ihtilafın söz konusu olmadığı katî tevatürdür. İbnul-Arabî der ki:

“Bunun (yani besmelenin) Kur’ân-ı Kerîm’den olmadığını anlamak için insanların onun hakkındaki ihtilafları yeterlidir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm hakkında ihtilaf edilmez.”

Kurtubi’ye göre, eğer sûre başlarındaki besmeleler katî tevatürle gelmiş olsaydı, besmele hakkında ihtilaf edilmezdi. İbn Arabi’den yaptığı alıntıya göre, besmelelerin Kur’an’dan bir âyet olup olmadığı hakkında ihtilaf edilmesi bile, besmelelerin Kur’an’dan bir âyet olmadığını ispata yeterli delildir. Besmelelerin Kur’an’dan bir âyet olduğunu savunanların delillerinin ahad haber olduğunu, bu yüzden Kur’an’ın sübutunda bunların delil olamayacağını ileri süren Kurtubi, kendi delillerini gayet iddialı bir cümle ile sunmaktadır.

Tenkid edilmeleri söz konusu olmayan sahih haberler de Besmele’nin Neml sûresi dışında Fâtiha veya bir başka sûreden olsun, bir âyet olmadığını ortaya koymaktadır. Müslim, Ebû Hüreyre’nin şöyle dediğini rivâyet etmektedir:

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı şöyle buyururken dinledim:

“Aziz ve celil olan Allah buyuruyor ki, Ben namazı (yani Fâtiha sûresini) kendim ile kulum arasında ikiye ayırdım ve kuluma istediğini vereceğim.

Kul: ‘Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ dediği takdirde, Yüce Allah: ‘Kulum Bana hamdetti.’ der.

Kul: ‘Rahmân ve rahîm’ dediğinde, Yüce Allah: ‘Kulum Bana sena etti.’ der.

Kul: ‘Din gününün maliki’ dediğinde, Yüce Allah: ‘Kulum Benim şanımı yüceltti.’ der. –Bir defasında da: ‘Kulum her şeyin benden olduğunu ifade etti.’ der.–

Kul: ‘Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.’ dediğinde, Yüce Allah: ‘Bu Benim ile kulum arasındadır ve kuluma istediğini vereceğim.’ der.

Kul: ‘Bizi dosdoğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil.’ dediğinde, Yüce Allah: ‘İşte bu kuluma aittir ve kuluma istediği verilecektir.’ der.” (Müslim, Salât 38; Muvatta’, Salât 39.)

Yüce Allah’ın “Namazı … ayırdım.” demekten kastı Fâtiha sûresidir. Fâtiha sûresine “namaz” ismini veriş sebebi, Fâtihasız namazın sahih olmamasıdır.

Yüce Allah ilk üç âyeti kendisine ayırmış ve şanı yüce Zâtına tahsis etmiştir. Bu ilk üç âyet hakkında Müslümanların ihtilafı yoktur. Dördüncü âyetin, kendisi ile kulu arasında olduğunu ifade etmiştir. Çünkü bu âyet-i kerîme, kulun Rabbi önünde zilletini arz edişini, O’ndan yardım isteyişini ihtiva etmektedir. Bu ise yüce Allah’ı ta’zimi de ihtiva eder.

Daha sonraki üç âyet-i kerîme ile de Fâtiha sûresi yedi âyete tamamlanmış olmaktadır. Bunların üç âyet-i kerîme olduğunu ifade eden de hadis-i şerifte geçen, “İşte bunlar da kuluma aittir.” demesidir. Bunu İmâm Mâlik rivâyet etmektedir. Burada “Bunlar yerine: Bu ikisi” dememektedir. İşte bu da “Üzerlerine nimet verdiğin kimseler…” âyetinde âyetin sona erdiğini göstermektedir.

İbn Bukeyr der ki: Mâlik dedi ki:

“Üzerlerine nimet verdiklerin…” âyeti âyet sonudur. Yedinci âyet ise bundan sonra gelen ve sûrenin sonuna kadar devam eden kelâmdır.

Yüce Allah’ın bu şekilde yaptığı paylaştırma ile Hazret-i Peygamber’in Ubeyy (radıyallahü anh)’a, “Namaza başladığın zaman nasıl okursun?” sorusuna onun, “Ben ‘âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun’ âyetini okudum ve sûreyi sonuna kadar devam ettim.” (Muvatta’, Salât 37.) demesi de Besmelenin Fâtiha’dan bir âyet-i kerîme olmadığını göstermektedir.

Aynı şekilde Medine, Şam ve Basra halkıyla ve kurranın büyük çoğunluğu, “Kendilerine nimet verdiklerini” âyet sonu kabul etmişlerdir. Yine Katâde de Ebû Nadra’dan, o Ebû Hüreyre’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Altıncı âyet-i kerîme, “Kendilerine nimet verdiklerin” âyetidir. Kûfe halkından olan kurra ve fukaha ise bu sûrede “bismillahirrahmânirrâhim”i bir âyet saymış, fakat “kendilerine nimet verdiklerin”i âyet sonu kabul etmemişlerdir. (Kurtubi – El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an – c. 1, s. 307-310)

Karşı tarafın delillerini “bunlar âhâd haberlerdir, Kur’an’ın sübutuna delil olmaz” gerekçesiyle reddeden Kurtubî, buna mukabil “tenkit edilmesi söz konusu olmayan sahih haberler” diye nitelediği rivayetleri delil olarak öne sürmüştür. Ne var ki bu rivayetler de yine âhâd haber niteliğindedir. Yani reddettiği şeyi bizzat kendisi yapmıştır. Oysa kendisi, bu meselenin âhâd haberlerle sabit olamayacağını, besmelelerin Kur’an’dan bir âyet olup olmadığını sabitlemenin tek yolunun katî tevatür olması gerektiğini söylemişti.

Kurtubi’nin bu tavrı akla şu soruyu getirmektedir: Besmele hakkındaki bu ihtilaf acaba onların elinde tevatüren gelmiş bir Mushaf nüshası olmamasından mı kaynaklanmaktadır? Çünkü bu tartışma, elde tevatüren gelen bir belge varsa tamamen anlamsız bir tartışmaya dönüşmektedir. Bu sorunun cevabını yine Kurtubi’den alalım.

“Eğer: Besmele Mushafta yazılı bulunmaktadır. Ayrıca Kur’ân hattı ile yazılmış olup tıpkı Neml sûresinde olduğu gibi, Kur’ân gibi nakledilmiştir ve bu şekilde nakil onlardan tevatür yoluyla gelmiştir, denilecek olursa şu cevabı veririz: Sözünü ettiğiniz şey doğrudur.”

Kurtubi, sûrelerin başlarında bulunan besmelelerin hem yazılı olarak hem de tevatüren geldiğini kabul etmektedir. Bu durumda bu tartışmanın kaynağında tevatüren nakledilen Kur’an değil, hepsi de ahad haber olan rivayetlerin olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kurtubi, bu cümlenin ardından şüphelerinin metnin tevatüren gelen sübutuna değil de başka bir şeye olduğunu şu şekilde ifade etmektedir:

“Fakat bu şekilde nakledilmesi ve yazılışı Kur’ân-ı Kerîm’den olduğundan mıdır, yoksa sûrelerin birbirlerinden ayrıldığını belirtmek için midir? Nitekim ashab-ı kiramdan: ‘Biz “bismillahirrahmânirrâhim” âyeti nazil olmadıkça bir sûrenin bittiğini anlayamıyorduk.’ dedikleri Ebû Dâvûd tarafından rivâyet edilmiştir. Ebû Dâvûd, Salât 120-121 (788. hadis): İbn Abbâs’tan dedi ki: ‘Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), üzerine “Bismillahirrahmânirrâhim” nazil olmadıkça (bir) sûrenin (diğerinden) ayrıldığını bilmezdi.’

Yahut bu besmele, teberrüken mi yazılmıştır? Nitekim ümmet, kitap ve mektupların baş taraflarında besmele yazmak üzerinde ittifak etmiştir. Bütün bunlar ihtimal dâhilindedir. el-Cüreyrî der ki: el-Hasen’e: “Bismillahirrahmânirrâhim” hakkında soru soruldu, şu cevabı verdi: Bu, mektupların baş taraflarında yazılır. Yine el-Hasen der ki: Bismillahirrahmânirrâhim âyeti yalnızca Ta-Sin (en-Neml) sûresinde yer alan: “Muhakkak ki o Süleyman’dandır ve şüphesiz ki o bismillahirrahmânirrâhim (diye başlamaktadır).” (en-Neml, 27/30) dışında Kur’ân-ı Kerîm’den bir ifade olarak nazil olmuş değildir.”

Bu konudaki tartışmalar hakkında nihaî hükmü verecek olan ifade şudur:

“Kur’ân-ı Kerîm düşünme, kıyas ve istidlal ile sabit olmaz. Aksine Kur’ân-ı Kerîm, zorunlu bilgiyi gerektiren, kesin mütevatir olan nakille sabit olur. Diğer taraftan, her sûrenin baş taraflarında ilk âyet olup olmadığı hususunda Şâfiî’nin görüşleri farklı farklı gelmiştir. Bu da besmelenin her sûrenin bir âyeti olmadığını göstermektedir. Allah’a hamdolsun.”

Eğer: “Bir grup ilim adamı, Besmele’nin Kur’ân-ı Kerîm’den olduğunu rivâyet etmiş, hatta Dârakutnî bu rivâyetlerin sahih olduğunu belirttiği bir cüzde bunları bir araya getirmeyi üstlenmiştir.” denilecek olursa cevabımız şu olur:

“Biz bu konudaki rivâyeti reddetmiyoruz. Buna zaten işaret de etmiş idik. Buna karşılık bizim lehimize delil olacak sabit olmuş haberler vardır. Bunları güvenilir İmâmlar ve sağlam fakihler rivâyet etmiştir. Müslim’in Sahih’inde Hazret-i Âişe’nin şöyle dediği rivâyet edilmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) namaza tekbirle ve ‘elhamdülillahi rabbil âlemin’i okuyarak başlardı. … Hadis, bütünüyle biraz sonra gelecektir.”

Yine Müslim, Enes b. Mâlik’in şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Ebû Bekir ve Ömer (radıyallahü anhüm)’ın arkalarında namaz kıldım. Bunlar namaza ‘elhamdülillahi rabbil âlemin’i okuyarak başlıyorlar ve ne kıraatin başında ne de sonunda ‘bismillahirrahmânirrâhim’ demiyorlardı.” Müslim, Salât 52.

Diğer taraftan bu konuda bizim kabul ettiğimiz görüş, çok büyük bir delil ile de ağırlık kazanmaktadır. Bu, aklın kabul ettiği bir husustur. Şöyle ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın Medine’deki mescidi üzerinden asırlar geçmiş bulunmaktadır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın zamanından İmâm Mâlik’in dönemine kadar (ve günümüze kadar) o mescidde hiç kimse, Sünnete tâbi olduğundan dolayı, “bismillahirrahmânirrâhim”i okumuş değildir. Bu, sizin konu ile ilgili rivâyet ettiğiniz hadisleri reddetmektedir.

Şu kadar var ki, bizim mezhebimizin ilim adamları, nâfile namazlarda besmelenin okunmasını sevap görmüşlerdir. Onun okunacağına dair vârid olmuş haberler buna veya bu konuda genişlik bulunduğuna hamledilerek açıklanır. İmâm Mâlik der ki: Nâfile namaz kılarken ve Kur’ân-ı Kerîm’i başkasının huzurunda okurken, besmelenin okunmasında bir mahzur yoktur.

İmâm Mâlik’in ve onun mezhebine mensup ilim adamlarının genel görüşü şu ki: Besmele Fâtiha’nın da başka bir sûrenin de (ilk) âyeti değildir. Farz namaz olsun, başkasında olsun namaz kılan kimse, gizli olsun açıkta olsun besmeleyi okumaz. Bununla birlikte nâfilelerde okuması câizdir. İmâm Mâlik’in mezhebine mensup ilim adamlarınca meşhur olan görüş budur.

İmâm Mâlik’ten gelmiş bir başka rivâyete göre, Besmele nâfile namazlarda ve sûrenin baş tarafında okunabilir. Ancak Fâtiha’nın başında okunmaz. (Kurtubi – El-Camiu li Ahkami’l Kur’an – c1.s307-310)

Kurtubi’nin önce besmelelerin Kur’an gibi tevatüren nakledildiğini kabul etmesi, ardından “fakat bu şekilde nakledilmesi ve yazılışı Kur’ân-ı Kerîm’den olduğundan mıdır, yoksa sûrelerin birbirlerinden ayrıldığını belirtmek için midir?” şeklinde itiraz etmesi ve hepsi de ahad haber olan rivayetleri sıralaması hiç tutarlı değildir.

Çünkü besmelelerin sûre başlarında niçin yazıldığı başka bir şey, o besmelelerin Kur’an’ın bir âyeti olup olmadığı başka bir şeydir. Kurtubi, “Kur’an’ın sübutu istidlal ile olmaz” söyleminin tam tersini yapmaktadır. Zira besmelelerin sûre başlarında neden konulduğunu anlamak istidlale, ama Kur’an’ın metninde besmelelerin sûreye bitişik yazımının tespiti ise tevatüre başvurmayı gerektirir.

Yani Kurtubi, istidlali tevatür yerine, tevatürü de istidlal yerine koymaktadır.

Ne sebeple yazılmış olursa olsun, eğer tüm Kur’an nüshalarında besmeleler aynı hatla ve sûreye bitişik şekilde yazılmış ve bu tevatüren gelmişse, bu Kur’an’ın sübutunun katî delilidir. Burada istidlal olmaz. Onun ne sebeple yazıldığını anlamaya çalışmak ise istidlale başvurmayı gerektirir.

Kurtubi, kendi zamanında da mevcut Mushaf nüshalarında besmelelerin sûreye bitişik ve aynı hatla yazılmış olduğunu ve bunun tevatüren nakledildiğini zaten söylemişti:

“Eğer: Besmele Mushafta yazılı bulunmaktadır. Ayrıca Kur’ân hattı ile yazılmış olup tıpkı Neml sûresinde olduğu gibi, Kur’ân gibi nakledilmiştir ve bu şekilde nakil onlardan tevatür yoluyla gelmiştir, denilecek olursa şu cevabı veririz: Sözünü ettiğiniz şey doğrudur.”

Bunu söyledikten sonra “ama besmelenin neden sûre başlarına yazıldığını bilmiyoruz” demesi, besmelelerin Kur’an’dan bir âyet olup olmadığına yönelik değil, onun hikmetini anlamaya yönelik bir cümledir.

Kurtubi’nin saydığı üç ihtimalin ikisi, bizzat kendisinin kabul ettiği yazım biçimiyle bağdaşmamaktadır. Fasıla, ayırmak için konulan işarettir; ayırdığı şeyle aynı hatla ve bitişik yazılan bir şey ayırma işini göremez. Ayırıcı olan, ayırdığından farklı durmak zorundadır.

Teberrük kaydı da metnin bünyesine girmez; bir kitabın veya mektubun başına konulan besmele, o metnin kendisinden sayılmaz ve o metinle aynı düzende yazılmaz.

Buna ilave olarak, günümüze kadar ulaşmış ilk dönem el yazması Mushaflardan incelediklerimizin tamamında sûre başlarındaki besmelelerin sûrelerle aynı yazım hattıyla ve sûreye bitişik yazıldığı da reddedilmesi imkânsız bir bilgidir.

Bu durumda ulema arasındaki tartışmanın Kur’an’dan kaynaklanan bir tartışma olmadığı, tartışmanın birbirine muhalif haberler veren rivayetlerden kaynaklandığı ve ulemanın Kur’an’ı anlamada rivayetleri temel ölçü olarak almalarından dolayı bu tartışmanın çıktığı anlaşılmaktadır.

Aşağıda birkaç örneğini vereceğimiz ilk dönem el yazması Mushaflara ait resimlerde, besmelelerin sûreye bitişik yazıldığı ve başka bir yazım şekliyle günümüze ulaşmış bir Mushaf yazması olmadığı açıkça görülmektedir.

Bu resimlerde olduğu gibi, incelediğimiz ilk dönem el yazmalarının tamamında sûre başlarındaki besmeleler aynı hatla ve sûreye bitişik yazılmıştır. Hâl böyleyken “besmeleler Kur’an’dan bir âyet midir, değil midir?” tartışmasının hem herhangi bir anlamının olmadığı hem de bu tartışmanın Kur’an’dan kaynaklanmadığı açıkça anlaşılmaktadır.

Sûre başlarındaki besmeleler, tartışmaya kapalı bir şekilde, Kur’an’dan bir âyettir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta daha vardır. Elimizdeki her âyet aynı yolla gelmiştir: Mushafta yazılı, Kur’an hattıyla, bitişik ve tevatüren nakledilmiş. Bu ölçüt, besmele için bir şeyin Kur’an’dan olduğunu göstermeye yetmiyorsa, hiçbir âyet için yetmez.

Diğer âyetler için elimizde ayrıca bir kanıt yoktur; onlar da aynı kaynaktan, aynı biçimde gelmektedir. Ölçüt kabul edilirse besmele de âyettir; reddedilirse hiçbir âyet sabit olmaz.

Üçüncü bir yol, ancak besmeleyi diğerlerinden ayıran bir gerekçe gösterilirse mümkündür ki o gerekçe olarak öne sürülen şey yine rivayettir.

Besmelelerin sübutu hakkında ihtilaf eden ulema, hâliyle besmelelerin sûre başlarına niçin yazıldığı hususunda da ihtilaf etmişlerdir.

GÖRÜŞLER BESMELENİN STATÜSÜ SAVUNANLAR
Kur’an’dan olduğu için yazılmıştır Başında bulunduğu sûrenin âyetidir Şafiiler, İmamiyye, İbn Abbas, İbn Ömer, Sahabe ve tabiin
Sûreleri ayırmak için yazılmıştır Müstakil bir âyettir, sûrenin parçası değildir Hanefi mezhebinin sahih görüşü, İbn Teymiye
Sûreleri ayırmak ve teberrük için yazılmıştır Âyet değildir Mâlik ve Mâlikîler, Evzâî, Taberî, İbn Atıyye, İbnü’l-Arabî, Kurtubî

 

BESMELENİN MANASI HAKKINDAKİ İHTİLAF

Besmelelerin mevsukiyeti (sübutu) ve sûre başlarına niçin yazıldığı hususunda ihtilaf eden ulema, besmelenin ne anlama geldiği hususunda da ihtilaf etmişlerdir. Bu ihtilafın kaynağında ise “Bismillahirrahmanirrahim” (بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ) ifadesinin “şibh-i cümle” olması yatmaktadır. Bu çalışmanın bir meal olmasından dolayı, Arapça bilmeyenlerin tartışmanın nedenlerini anlamalarını sağlamak için öncelikle “şibh-i cümle”nin açıklamasının yapılması gereklidir.

Kök anlamı “toplama, bir araya getirme” olan cümle kelimesi, Türkçe dilbilgisinde bir yargıyı bildiren söz dizisidir. Bu söz dizisi “Ali sabahleyin araba ile Ankara’ya gitti” gibi fiil cümlesi, “Ali çalışkandır” gibi isim cümlesi şeklindedir. Türkçe dilbilgisinde “eve, evden, evde” gibi dolaylı tümleçler, “sabah, burada, kalemle” gibi zaman, yer ve araç bildiren zarf tümleçleri, “kalem ile, ev için, sabaha kadar” gibi edatla kurulan öbekler cümleden bağımsız olarak kullanılmazlar. Bunlar daima yargısı olan cümlelerde, cümlenin ögeleri olarak bulunurlar. Böyle yapıların, yargısı olan cümlelerden bağımsız olarak isimlendirilmeleri de yoktur.

Arapçada da Türkçede olduğu gibi, ögeleri tam ve yargısı bulunan yapılara cümle denir. Arapçada cümlelerin yapıları “isnad” (إسنادي) kelimesiyle açıklanır. İsnad kelimesinin manası, bir şeyin bir şeye yüklenmesidir. İbn Hişâm el-Ensârî (761/1360), Muğni’l-lebîb adlı eserinde cümleyi şöyle tanımlar:

والجملة عبارة عن الفعل وفاعله كقام زيد، والمبتدأ وخبره كزيد قائم، وما كان بمنزلة أحدهما

“Cümlenin tanımı: ‘Zeyd kalktı’ gibi fiil ve failinden, ‘Zeyd kaimdir’ gibi müpteda ve haberinden veya bu ikisinden birinin yerine geçenden ibarettir.”

Abdullah b. Ahmed el-Fâkihî (972/1564) bu cümle tanımına “isnad” kelimesini ekleyerek şu tanımı yapar:

فحدها: القول المركب الإسنادي، أفاد أم لم يفد. إما من الفعل مع فاعله الظاهر أو المضمر: كـ قام زيد، وقم. أو من المبتدأ مع خبره: كزيد قائم. أو من ما نزل منزلة أحدهما

“Cümlenin tanımı: Fayda versin veya vermesin, isnadî olan mürekkeb sözdür. Ya ‘Zeyd kalktı, kalk’ gibi fiil ile zâhir yahut muzmar fâilinden olur. Yahut ‘Zeyd kaimdir’ gibi mübteda ile haberinden olur. Yahut bu ikisinden birinin yerine geçen sözden olur.” (Şerhu’l-hudûd fi’n-nahv)

Bu tanımlar Türkçedeki cümle tanımlarıyla aynıdır. Fakat Arapçada bir de cümle olmayan, ancak cümleye benzeyen bir söz dizimi vardır: “Şibh-i Cümle” (شِبْه الجُمْلَة). Bu ifadeyi Türkçeye “cümlemsi, cümlenin benzeri, cümleye benzeyen” şeklinde çevirebiliriz. Bu tür söz öbeklerinin tanımı şu şekildedir:

ذكر أحكام ما يُشْبِهُ الجملةَ، وهو الظرفُ والجارُّ والمجرورُ

“Cümleye benzeyen şeyin hükümlerinin zikri: O da zarf ile câr ve mecrurdur.” (İbn Hişâm el-Ensârî, 761/1360, Muğni’l-lebîb)

Arapça nahiv literatüründe bir söz diziminin “şibh-i cümle” olarak nitelendirilmesi için iki gerekçe verilir.

Birinci gerekçe: Müstakil mana taşımamaları.

أن الظرف والجار والمجرور سواء أكانا تامين أم غير تامين لا يؤديان معنى مستقلا في الكلام وإنما يؤديان معنى فرعيا فكأنهما جملة ناقصة أو شبه جملة

“Zarf ile câr-mecrur, tam olsun veya olmasın, sözde müstakil bir mana ifade etmezler; ancak fer’î bir mana ifade ederler. Sanki eksik bir cümle yahut cümle benzeridirler.”

İkinci gerekçe: Cümlenin yerine geçmeleri.

أنّ الظرف والجار والمجرور ينوبان عن الجملة وينتقل إليهما ضمير متعلقيهما

“Zarf ve câr-mecrur cümlenin yerine geçer; müteallaklarının zamiri onlara intikal eder.”

İşte ulemanın “Bismillahirrahmanirrahim” (بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ) ifadesinin anlamları hakkında ihtilaf etmesinin sebebi, onun müstakil bir manayı ifade eden cümle değil, fer’î bir manayı ifade eden şibh-i cümle (شبه جملة) olmasıdır. Müstakil bir manadan kastedilen şey, söz diziminin bir özneye yüklem yapılmış olmasıdır. Oysa “Bismillahirrahmanirrahim” (بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ) ifadesinde isnad bulunmamaktadır. Bu tür ifadelerde bağlanılacak merci iki şekilde bulunur:

  1. Ya metinde açıkça zikredilmiştir (مذكور).
  2. Ya da metinde hazfedilmiştir (محذوف).

Şibh-i cümlenin bağlanacağı merciin olması zorunludur. Çünkü Arapçada müteallak olarak isimlendirilen bu merci olmazsa sözün hiçbir anlamı olmaz. İbn Hişâm bu kuralı şu şekilde açıklar:

لا بدَّ من تعلقهما بالفعل، أو ما يشبهه، أو ما أُوِّل بما يشبهه، أو ما يشير إلى معناه؛ فإن لم يكن شيء من هذه الأربعة موجودًا قُدِّر

“İkisinin şunlardan birine taalluk etmesi zorunludur: fiile yahut ona benzeyene yahut ona benzeyen bir şeyle te’vil edilene yahut onun manasına işaret edene. Bu dördünden hiçbiri mevcut değilse takdir edilir.”

Müslüman ulema, İbn Hişâm’ın “bu dördünden hiçbiri mevcut değilse takdir edilir” cümlesinde olduğu gibi, bir özneye yüklem olmadığı için kendi başına müstakil bir manayı ifade etmeyen “Bismillahirrahmanirrahim” ifadesine bazı kelimeler takdir etmişlerdir. Her ulemanın takdiri farklı olduğu için karşımıza pek çok mana çıkmıştır.

Besmeleye Verilen Manalar

Bu manaların tamamı, mahzuf müteallakın nasıl takdir edildiğinden doğar. Aralarındaki fark, hangi fiilin varsayıldığındadır.

  1. Allah’ın ismiyle okurum / tilâvet ederim

Takdir: أَقْرَأُ / أَتْلُو

Zemahşerî (538/1144), el-Keşşâf: بمحذوف تقديره: بسم الله أقرأ أو أتلو

  1. Allah’ın ismiyle başlarım

Takdir: أَبْتَدِئُ

Ahmed b. Münîr el-İskenderî (683/1284), el-İntisâf. Zemahşerî’yi düzeltir: Nahivcilerin takdir ettiği budur ve tercih edilen odur; çünkü her besmelede geçerlidir. Bu, nahivcilerin cumhuruna nispet edilen takdirdir.

  1. Allah’ın ismiyle de / başla

Takdir: قُلْ أَوِ ابْدَأْ — emir sîgasıyla.

Sa’lebî (427/1035), el-Keşf ve’l-beyân.

  1. Allah’ın yardımıyla başladım

Takdir: بِعَوْنِ اللهِ بَدَأْتُ

Kurtubî (671/1273) bir vecih olarak nakleder. el-Câmi’, I, 142 vd.

  1. Allah’ın ismiyle oku

Takdir: اقْرَأْ

Reşîd Rızâ (1354/1935), Tefsîrü’l-Menâr, I, 44. Gerekçesi, ilk nâzil olan âyetin ilk kelimesinin “ikra” olmasıdır.

  1. Allah’ın ismiyle taatleri edâya başlarım

Takdir: أَشْرَعُ فِي أَدَاءِ الطَّاعَاتِ

Fahreddin er-Râzî (606/1210), Mefâtîhu’l-gayb. Bâ’yı ilsâk olarak okur ve takdirini böyle verir.

  1. Değişken fiil: okurum, yazarım, yerim, içerim, kalkarım, otururum, başlarım

Takdir sabit değildir; besmele çekenin niyetine göre değişir.

Elmalılı Hamdi Yazır (1361/1942), Hak Dini Kur’an Dili, I, 15-49.

  1. Okurum ve başlarım ol Allah Teâlâ’nın ismiyle

Takdiri doğrudan meal metnine koyar.

Ayıntâbî Mehmed Efendi (1111/1699), Tibyân Tefsiri.

  1. Rahman ve rahim olan Allah Teâlâ’nın ismiyle (tilâvete başlarım)

Takdiri parantez içinde verir.

Ömer Nasuhi Bilmen (1971).

  1. Allah’ın ismiyle yardım isterim

Takdir: أَسْتَعِينُ

Bâ’yı istiâne olarak okuyanların takdiridir. Ebû Hayyân el-Endelüsî (745/1344) ve Semîn el-Halebî (756/1355) bâ’yı istiâne sayar; bu takdir o okumanın gereğidir.

Bâ’yı istiâne olarak okuyanların takdiridir. Ebû Hayyân el-Endelüsî (745/1344) ve Semîn el-Halebî (756/1355) bâ’yı istiâne sayar; bu takdir o okumanın gereğidir.

  1. Tercümeyi reddedenler

Besmelenin Türkçeye aktarılamayacağını, aslıyla söylenmesi gerektiğini savunurlar.

Elmalılı bu hükmü açıkça verir: Besmeleyi bir “ile”, “veya”, “adiyle” tabiri namına tercümeye kalkışmayıp her hâlükârda aslıyla söylemek bir emr-i zarûrîdir. Sekiz tercüme şıkkını tek tek eleştirir; “olan” bağlacılı şıkları hudûs îhamı, “Allah, Rahman, Rahim ismiyle” şıkkını teslîs îhamı sebebiyle reddeder.

Hasan Basri Çantay, Hüseyin Atay ve Diyanet (2006) meallerinde ‘besmele’ tercüme edilmeden bırakılır.

  1. Allah adına

Muhammed Esed’in Türkçe çevirisinde: “Rahmân, Rahîm Allah adına.”

Muhammed Abduh’un da bu yönde bir okuması vardır. Elmalılı bunu reddeder: “Allah adına yemek yiyorum” demek pek hoş değildir; yemekte Allah’a vekillik yapmak anlamsız ve edebe aykırı bir söz olur.

Detaylı bir kaynak taramasında besmelelerin başına hangi kelimenin takdir edileceğine dair ulemanın dört gruba ayrıldığını görmekteyiz.

  1. Fiil takdir etmek:
  • … ismiyle okurum.
  • … ismiyle tilâvet ederim.
  • … ismiyle başlarım.
  • … ismiyle söyle.
  • … ismiyle başla.
  • … ismiyle başladım.
  • … ismiyle oku.
  • … ismiyle taatleri edâya başlarım.
  • … ismiyle yardım isterim.
  1. İsim veya mastar takdir etmek
  • Başlamam, Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyledir.
  • Okumam, Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyledir.
  1. Herhangi bir öneride bulunmayıp takdiri kişinin kendisine bırakmak
  2. Herhangi bir takdir kullanmadan ve tercüme de etmeden olduğu gibi bırakmak

 

SORUNUN KAYNAĞI VE İLKELER

Daha Kur’an’ın ilk cümlesinde Müslüman ulema arasında baş gösteren bu anlama sorununun kaynağı nedir? Bu durum besmelenin kendisinden mi kaynaklanmaktadır? gibi sorular mutlaka cevaplanması gereken sorulardır. Çünkü Kur’an’a tercümeler yoluyla ulaşan insanlar açısından hem bu kaotik durumun anlaşılır bir tarafı yoktur hem de onlar bu kaotik ortamda kendi tercihlerini yapacak ilmi birikime sahip değildir. Bir çözüm yolu sunmadan ulema arasındaki ihtilafları aktarmak ise ne Kur’an’ı anlama çabasıdır ne de meal çalışması. Bu yüzden, mademki bu bir meal çalışmasıdır ve mademki meal yazmanın amacı Kur’an’ı onun dilini bilmeyenlere ulaştırmaktır, bu kaotik ortamda “ilkeler” bazında, karınca kararınca nasıl bir çıkış önerdiğimizi belirtmek bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.

Bu kaotik ortamı oluşturan sorunları ve ilkeler bazındaki önerilerimize geçmeden önce şunu söylemeliyiz: Besmele’nin bir müminin hayatının en kurucu cümlelerinden biri olduğunda asla şüphe yoktur. Biz, bir ölümlünün tüm manalarını kuşatamayacağını, anlamın bir başka dile eksiltmeden aktarılamayacağını, söyleyeceğimiz her şeyin eksik kalacağını baştan kabul etmiş durumdayız; okuyucunun da bunu bilmesi gerekmektedir. Her abartının yanında sönük kalacağı besmele, Yüce Allah’ın varlık düzenindeki ilkelerinin kısacık bir cümle ile ifade edilmesidir. Bu cümlenin lafzi manalarını ortaya koymak hiç de zor değildir. Fakat Cürcânî’nin “mananın manası” dediği gibi, lafzi manadan çıkan manaları kuşatmak imkânsızdır. Bilinmelidir ki besmele veya Kur’an’daki tüm ifadeler, yaratılmışlar tarafından kuşatılabilecek sözler değil, tüm yaratılmışları kuşatan ilkelerin kısa ifadesidir.

Bu bağlamda sözü anlamak ile sözü kuşatmak arasındaki farkın bilinmesi gerekir. Çünkü sözü anlamak; sözün söylenme biçimi, bağlamı, gramer kuralları ve kelimelerin vaz’î anlamlarını bilmeyle alakalı bir şeydir. Fakat sözden çıkan manayı kuşatmak bambaşka bir şeydir. Yüce Allah Kur’an’daki her kelimeyi, insan onu anlasın ve kuşatsın diye değil, onu anlasın, onun tarafından kuşatıldığını bilsin ve buna iman etsin diye göndermiştir. Varlık âlemi, Yüce Allah’ın el-Muhit (kuşatıcı) oluşu sayesinde ayakta durmaktadır. Kur’an ise bize el-Muhit tarafından kuşatılmış olduğumuzu haber veren Yüce Allah’ın risaletidir. Bu durumda her şeyi kuşatandan, yarattıkları tarafından kuşatılabilen bir söz gelmesi zaten bir çelişki doğurur. İşte bu sebeple mesele Kur’an olunca, anlamak dediğimiz şeyin gereği (iltizamı) o sözü kuşatmak değil, o söz tarafından kuşatılmış olunduğuna iman etmek ve teslim olmaktır. Unutulmamalıdır ki Kur’an’ın sahibi, Kur’an’daki cümlelerin kurucusu herhangi bir insan değil, Yüce Allah’tır.

Nasıl bir şey tarafından kuşatıldığımızı bilmek için girişeceğimiz anlama faaliyetinde, karşımızdaki sözün mutlak bir bağlayıcılığının olduğunu kabul etmek, vazgeçilmesi veya hafife alınması imkânsız bir ilkedir. Bir sözün bağlayıcılığı ise o söze hâkim olan kurallarla bilinebilir. Yoksa lafzen “bu söz beni bağlar” demek ama sözün kurallarına aykırı davranmak bağlayıcılık değildir. Burada bizim “sözün bağlayıcılığından” kastettiğimiz şey, insanın içindeki söze bağlanma duygusu değil, bizzat sözün kendisinin ilkeler bazındaki bağlayıcılığını ne şekilde izhar ettiğidir. İnsanın içindeki bağlanma duygusunun miktarını ölçmek, ona bir sınır getirmek, açıp ona fiziksel bir şekil vermek hem kimsenin haddi değildir hem de bunu Allah’tan başkasının bilmesi mümkün değildir. Bu yüzden bunun tartışma veya araştırma konusu yapılması doğru değildir. İşte bundan dolayı insanın içindeki bağlanma duygusundan söze değil, sözden insanın bağlanmasının ne şekilde olması gerektiğinin ilkelerine gelmek gerekmektedir.

Bu ilkeler iyice anlaşıldıktan sonra insanın ona bağlanıp bağlanmayacağı veya ilkelere riayet ederek bağlanıp bağlanmayacağı kişinin kendi tercihidir ve ahirette hesabını vereceği de işte bu tercihtir. İster Kur’an isterse de başka bir söz olsun, hiçbir söz kendisini muhatabın keyfi anlayışına terk ederek, muhatabının kendi kafasına göre söze anlamlar yüklemesine razı olmaz. Sözde asıl olan, söz söyleyenin sözünü hangi manada söylediğini anlamaktır. Fakat bir de söz söyleyenin sözünü net, açık, anlam kargaşası olmadan, tek bir manayı kastederek söylemesi gerekmektedir. Eğer söz söyleyen sözünü kapalı, anlaşılması imkânsız veya pek çok farklı anlama gelecek şekilde söylerse, hiç kimse muhatapları anlamamak veya çok farklı şekillerde anlamakla suçlayamaz.

Şimdi, az önce görüldüğü gibi, Müslüman ulema “Bismillahirrahmanirrahim” (بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ) lafzından pek çok farklı anlamlara gelecek bir mana anlamışlardır. Bu durumda bu farklı anlayışlar ya bizzat sözün kendisinden ya da ulemanın sözün ilkelerine bağlı olmamasından kaynaklanıyor gibi bir sonuca varmamız kaçınılmaz olmaktadır. Yani bu birbirinden çok farklı anlamlar ya sözden ya da muhataplardan kaynaklanıyordur.

Aslına bakılırsa ilkesel olarak Kur’an’daki sözlere “kapalı, anlaşılması imkânsız veya her sözün birbirine uymayan pek çok manası vardır” gibi bir yakıştırma yapılmasının imkânı yoktur. Çünkü Kur’an’ın pek çok yerinde âyetlerin “beyyinat, mufassal, muhkem, mübin, beyan, beliğ, tebliğ” gibi özellikleri olduğu oldukça sık tekrarlanmaktadır. Bu durumda Müslüman ulemanın besmelenin manası hakkında tek bir anlamda ittifak edememelerinin sebebinin sözün bizzat kendisi olduğunu söylemek, Kur’an’da çelişki olduğunu söylemeye eşdeğer bir iddia olacaktır. Çünkü bir taraftan “açık, apaçık, detaylı, açık, kolay” demek, daha sonra da anlaşılması imkânsız veya birbirinden bağımsız pek çok manaya gelen sözler söylemek birbirine zıt iki durumdur.

 

HAZF NEDİR?

Bu ilkeyi belirledikten sonra “Bismillahirrahmanirrahim” (بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ) ifadesini anlamanın ilk basamağı olan nahvin, bu sözün anlamını keşfetmemize olanak veren ilkelerini tespit etmeye çalışalım. Daha önceki sayfalarda “Bismillahirrahmanirrahim” (بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ) ifadesinin isnadı olan bir cümle değil, isnadı bulunmayan bir söz dizimi olduğunu ve Arapçada böylesi söz dizimlerine, cümleye benzeyen anlamına gelen şibh-i cümle dendiğini aktarmıştık. Şibh-i cümlelerin ise mutlaka bir merciye müteallik (bağlanması) gerektiğini, bu mercinin ya “mezkûr” ya da “mahzuf” olduğunu, mezkûr olması durumunda bir sorunun bulunmadığını ama mahzuf olması durumunda, yani metinde açık bir mercinin bulunmaması halinde, mercinin takdir edilmesi gerektiğini aktarmıştık.

لا بدَّ من تعلقهما بالفعل، أو ما يشبهه، أو ما أُوِّل بما يشبهه، أو ما يشير إلى معناه؛ فإن لم يكن شيء من هذه الأربعة موجودًا قُدِّر

“İkisinin şunlardan birine taalluk etmesi zorunludur: fiile yahut ona benzeyene yahut ona benzeyen bir şeyle te’vil edilene yahut onun manasına işaret edene. Bu dördünden hiçbiri mevcut değilse takdir edilir.” (İbn Hişam – Muğni’l-Lebib)

İbn Hişam’ın belirttiği bu ilke, tek bir istisnası olmadan tüm dil uleması tarafından tekrar edilmiştir. Yanlış anlaşılmaların önünü kesmek için şu açıklamayı yapmak zorundayız: Dile dair bu ilkeler İbn Hişam veya başka bir dil âlimi tarafından konulmuş ilkeler değildir. Yani bu ilkeleri onlar koymamıştır. Dile dair ilkelerin tamamı, dilleri yaratan Yüce Allah tarafından vazedilmiş ilkelerdir. Dil âlimleri sadece bu ilkeleri belli bir düzenle kayıt altına almışlardır.

Bu yüzden İbn Hişam ve diğer dil âlimlerinin şibh-i cümlelerin mercileri hakkında söyledikleri “Bu dördünden hiçbiri mevcut değilse takdir edilir” cümlesi, dil âlimlerinin kendi kafalarından koydukları ilkeler değil, dilin kendi ilkesidir. Aslına bakılırsa, sözün kendisine bakıldığında bu apaçık görülmektedir. Hatta Türkçesinden bile bunu anlamak mümkündür. Mesela Türkçe meallerde bu cümleye genelde “Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle” şeklinde mana verilmiştir. Görüldüğü üzere “Allah’ın ismiyle” denilmiş ve durulmuştur. Allah’ın ismiyle ne yapılacağı veya ne olduğu ya da olacağı söylenmemiştir. Bu durumda cümle bize bir takdir kullanılması gerektiğini bizzat kendisi söylemiş olmaktadır. Çünkü takdir olmadan bu cümlenin ne anlama geldiğini kestirmek imkânsızdır. Bu cümlede mutlaka olması gereken fiil-fail veya müpteda hazfedilmiştir. İşte bu durumda Arapçada “hazf” denilen olgunun söze dâhil edilmesi gerekmektedir.

Hazf (الحَذْف) kelimesi, sülasi mücerred ikinci babtan gelen fiilin mastarıdır (حَذَفَ- يَحْذِفُ- حَذْفًا). Kelime fiil olarak “ucunu kesmek, kırpmak, kısaltmak, cümlede olması gereken bazı şeyleri cümleden düşürmek, budamak” anlamlarında kullanılmaktadır. Hazf (الحَذْف) kelimesinin nahiv ve belâğattaki genel ıstılahî tanımı şöyledir:

هو إسقاط جزء من الكلام أو جملة كاملة لفظًا، مع بقاء أثره معنًى في الذهن، بشرط وجود قرينة لفظية أو عقلية أو سياقية تدل على المحذوف

“O (hazf), mana bakımından eserinin zihinde kalması ve mahzufa delalet eden lafzî, aklî yahut siyakî bir karinenin bulunması şartıyla, sözün bir kısmının yahut tam bir cümlenin lafzen düşürülmesidir.”

Zerkeşî (794/1392), el-Burhân fî ulûmi’l-Kur’ân:

إسقاط جزء من الكلام أو كله لدليل يدل عليه

“Sözün bir kısmını yahut tamamını, ona delâlet eden bir delile dayanarak düşürmektir.”

İbn Cinnî (392/1002), el-Hasâis, “şecâatü’l-Arabiyye” babı:

قد حذفت العرب الجملة والمفرد والحرف والحركة، وليس شيء من ذلك إلّا عن دليل عليه، وإلا كان فيه ضرب من تكليف علم الغيب في معرفته

“Araplar cümleyi, müfredi, harfi ve harekeyi hazfetmişlerdir. Bunlardan hiçbiri, üzerinde bir delil bulunmaksızın olmaz; aksi hâlde onu bilmekte gaybı bilmeyi teklif etmek gibi bir şey olurdu.”

Halil b. Ahmed, Sîbeveyh, Ferrâ, İbn Hişam gibi büyük dil âlimleri kitaplarında hazfe genişçe yer vermişlerdir. Hatta “belâğat” ilminin en büyük âlimi sayılan Abdülkāhir el-Cürcânî (471/1078), Delâilü’l-İ’câz adlı eserinde hazfi sihre benzetmiştir.

هو باب دقيق المسلك، لطيف المأخذ، عجيب الأمر، شبيه بالسحر؛ فإنك ترى به ترك الذكر أفصح من الذكر، والصمت عن الإفادة أزيد للإفادة، وتجدك أنطق ما تكون إذا لم تنطق، وأتم ما تكون بيانًا إذا لم تبن

“O (hazf), yolu ince, alınışı latîf, işi acîb, sihre benzer bir babdır. Onda zikri terk etmeyi zikirden daha fasih görürsün; ifadeden susmayı ifade bakımından daha çok bulursun; konuşmadığın zaman en konuşkan, beyan etmediğin zaman beyan bakımından en tam olduğunu görürsün.”

Ebü’l-Feth Osman b. Cinnî el-Mevsılî (392/1002) ise el-Hasâis adlı eserinde hazfi, Arapçanın şecaati (شجاعة العربية), yani Arapçanın cesareti başlığı altında inceler ve bunun (hazfin) de Arapçanın cesaretinin göstergelerinden biri, hatta en başında geleni olduğunu söyler.

اعلم أن معظم ذلك إنما هو الحذف والزيادة والتقديم والتأخير والحمل على المعنى والتحريف

“Bil ki bunun (şecaatin-cesaretin) çoğu hazf, ziyade, takdim, tehir, manaya haml ve tahriftir.”

Arapça şiirlerde ve yazılarda hakikaten hazfin çok fazla kullanıldığını görmekteyiz. Fakat İbn Cinnî’nin bu durumu Arapçanın veya Arapların cesareti olarak görmüş olması, Arapça ve Araplar için geçerli olması muhtemel bir saptamadır. Ama aynı saptamayı Kur’an için söylememiz veya bunu Kur’an’ın genel kaidesi hâline getirmemiz doğru değildir. Hazf, o dili kullananların cesaretinden kaynaklanan bir durum olamaz. Çünkü dil başka bir şey, dili kullananların o dili nasıl kullandıkları başka bir şeydir. Yeryüzündeki herhangi bir dilde, dile cesaret (şecaat) izafe ederek kurallar konulamaz. Çünkü şecaat dediğimiz şey kendisini cümlelerde, pasajlarda, şiirlerde ve yazılarda gösterir. Oysa hiçbir dil cümle kurmaz. Cümleleri diller değil, o dili kullanan insanlar kurar.

Dil dediğimiz olgu, vazedilmiş kelimeler ve bu kelimelerin hangi yollarla birbirine izafe edileceğini bildiren kurallardan/ilkelerden ibarettir. Ayrıca ne kadar dil âlimi olursa olsun, hiçbir insanın kurduğu cümleler mutlak manada dili temsil etmezler. Etmezler; çünkü herhangi bir insanın, dil denilen muhteşem sistemleri en ince detaylarına varana kadar temsil edecek cümleler kurmaya gücü de ilmi de yetmez.

Bu durumun zihinlerde tam oturması için dillerin kökeni hakkında da birkaç kelam etmek gerekmektedir. Müslüman olsun ya da olmasın, dillerle ilgilenenler dillerin kökeni hakkında üç görüş ileri sürmüşlerdir:

  1. Diller insan icadıdır.
  2. Dillerin bir kısmı ilahî bağış, bir kısmı insan icadıdır.
  3. Diller ilahî bir bağıştır.

Bu mealin yazarı, Kur’an’daki “Rahman, insana beyanı öğretti” (Rahman 4) ve “lisanlarınız Allah’ın âyetlerindendir” (Rum 22) gibi âyetlere yaslanarak dillerin Yüce Allah’ın bir bağışı olduğu temelinden hareketle sözlerini söylemektedir. Bu temel, oldukça yaygın olan “Allah, Kur’an’ı Arapların diliyle gönderdi” cümlesini tam tersine çeviren bir kabuldür. Çünkü dillerin Yüce Allah’ın âyetleri olduğunun kabul edilmesi durumunda, Allah Arapların dilini değil, Araplar Allah’ın yarattığı dili kullanmışlardır gibi bir sonuç çıkmaktadır.

Bu sonuç, Arapların Allah’ın yarattığı dili kullanarak kurdukları cümlelerin Kur’an’ın anlamlarını belirlemede şevahid veya hakem olamayacağı, bunun tam tersi olarak Kur’an’daki dilin Arapların konuştukları dilin şahidi ve hakemi olduğu anlamına gelmektedir. İşte bu yüzden İbn Cinnî’nin “hazf, ziyade, takdim, tehir, manaya haml ve tahrif” gibi ancak ilkeler bazında anlaşılması gereken dile ait meseleleri şecaata (cesarete) bağlaması, duygusal bir yaklaşımdan öteye geçmemektedir. Bununla birlikte İbn Cinnî, bunları Arapçanın cesaretine bağlamış olsa bile, bunların ilkesiz bir şekilde anlaşılamayacağını da sıkı sıkıya söylemiştir.

Bizim kanaatimize göre Kur’an’da hazfin çok kullanılmasının temel sebebi, Yüce Allah’ın insan aklına hürmetinden dolayıdır. Hazf konusunda şu bilinmelidir: Hazf, muhatabı aptal yerine koymak, anlam kargaşasına düşürmek, kaotik bir ortam oluşturmak ve pek çok manaya gelecek sözler söylemek için başvurulan dilsel bir imkân değildir. Hazf tam da Cürcânî’nin dediği gibidir: Fasih ve icazı yüksek bir sözün gerekliliklerinden biridir. Fasih ve icazı yüksek bir söz ise ancak aklın tam kapasite çalıştırılması ile anlaşılabilecek bir şeydir. Aklın tam kapasite çalıştırılması ise insan zihninin kurucu değeri olan dil sayesinde olabilecek bir şeydir. Dil ise insana her türlü akıl yürütmeyi değil, kurallar çerçevesinde akıl yürütmeyi bir zorunluluk olarak dayatan ilahî bir sistemdir. İşte bu yüzden hazfin amacı asla anlam kargaşası oluşturmak değildir.

Hazf pek çok yönden incelenmiş ve buna dair pek çok tasnif yapılmıştır. Bu tasnifleri şu şekilde özetleyebiliriz.

Hükme göre:

Vâcip hazf: Hazfedilmesi zorunlu olandır. Kasem fiilinin hazfi gibi.

Câiz hazf: Hazfedilmesi de zikredilmesi de mümkün olandır.

Gerekçesine göre:

Kesret-i isti’mâl: Çok kullanılmaktan dolayı düşme. Sîbeveyh ve Halîl’in ana gerekçesidir.

İstiğnâ: Söylenene ihtiyaç kalmamasıdır.

İhtisâr: Sözü kısaltmaktır.

Abesten kaçınma: Zâhirin zaten gösterdiğini söylememektir.

Umumu kastetmek: Zikir tahsis eder, hazf umumîleştirir.

Fâsıla ve kafiye gözetmek: Kur’an’da ve Arap şiirinde görülür.

Belâgat faydası: Cürcânî’nin üzerinde durduğu türdür; söylememenin söylemekten fasih olmasıdır.

Konumuz olan besmeleyi hükmü ve gerekçesi açısından değerlendirecek olursak, besmeleyi siyakından bağımsız ve sadece şibh-i cümle olması açısından ele alacak olursak, müteallakın hazfinin hükmünün vâcip değil, câiz hazf olduğunu söyleyebiliriz. Fakat ileride de üzerinde duracağımız gibi, besmeleyi önce metin, sonra da metne muhatap olan insan aklının kurucu ögesi olarak alırsak, oradaki hazfin vâcip hazf olduğunu söyleriz. Buna dair açıklamalar ileride yapılacaktır.

Besmeledeki hazfi gerekçesi açısından değerlendirecek olursak, hazfin ya “umumu kastetmek”, ya “istiğnâ”, yani “söylenene ihtiyaç duyulmaması”, ya da “abesten kaçınma”, yani “zâhirin zaten gösterdiğini söylememek” olduğunu söyleyebiliriz. İleride bu üç şıktan hangisinin en uygun gerekçe olduğunu delilleriyle belirtmeye çalışacağız.

 

TAKDİR NEYE GÖRE YAPILIR: KARÎNE MESELESİ

Besmelenin şibh-i cümle olduğunu, şibh-i cümlelerin eksiltili ifadeler olduğunu ve anlamın tamamlanması için mutlaka bir takdir kullanılmasının zorunlu olduğunu belirtmiştik. Hatta Müslüman ulemanın çok farklı şekillerde takdirler kullandıklarını, bundan dolayı besmelenin manası hakkında birbirinden oldukça farklı anlamların ortaya çıktığını söylemiştik.

Besmele eksiltili bir ifadeyse ve mutlaka takdir kullanmak zorunluysa, bu takdir neye göre kullanılacaktır? Buna dair herhangi bir ölçü, kural, ilke veya sınır yok mudur? Her okuyan kendi kafasına göre mi takdir kullanacaktır? Dil âlimleri bunun böyle olmadığını ve olmayacağını şöyle ifade etmişlerdir:

قد حذفت العرب الجملة والمفرد والحرف والحركة، وليس شيء من ذلك إلّا عن دليل عليه، وإلا كان فيه ضرب من تكليف علم الغيب في معرفته

“Araplar cümleyi, müfredi, harfi ve harekeyi hazfetmişlerdir. Bunlardan hiçbiri, üzerinde bir delil bulunmaksızın olmaz; aksi hâlde onu bilmekte gaybı bilmeyi teklif etmek gibi bir şey olurdu.” (İbn Cinnî, el-Hasâis, “Bâb fî şecâati’l-Arabiyye”)

إسقاط جزء من الكلام أو كله لدليل يدل عليه

“Sözün bir kısmını yahut tamamını, ona delâlet eden bir delile dayanarak düşürmektir.” (Zerkeşî, 794/1392, el-Burhân)

İşte bu açıklamalara göre takdir kullanmak için bir karînenin bulunması şart koşulmuştur. Hatta İbn Cinnî, karîne olmadan yapılan takdirin “gaybı bilmeyi teklif etmek gibi bir şey” olduğunu bile söylemiştir.

Diğer karîne gerektiren durumlarda olduğu gibi, hazifte takdir edilecek müteallakın (merciin) tespiti için üç durumda karîne aranır:

  1. Lafzî karîne:Metindeki bir lafız, hazfedilmiş kelimeye delalet eder.
  2. Aklî karîne:Akıl, hazfedilmiş kelimeye zorunlu olarak gider.
  3. Hâl veya siyak karînesi:Sözün söylendiği sırada mevcut olan durum, hazfedilmiş kelimeyi gösterir.

Yani eğer bir takdir kullanılacaksa, bu üç karîneden birine dayanılarak hazfedilmiş kelime takdir edilmelidir. Bunlar olmadan kelime takdir etmek, İbn Cinnî’nin söylemiyle “gaybı bilmek” gibi bir şey olacaktır.

Bu açıklamalar ışığında, müelliflerin besmeleye kelime takdir ederek verdikleri manaları ve bu takdiri tercih etmelerinin gerekçelerine dair yaptıkları açıklamaları göz önüne getirdiğimizde, müelliflerin herhangi bir karîneye yaslanmadan, yalnızca yorum yoluyla takdir kullanmış olduklarını görmekteyiz.

Mesela Zemahşerî’nin besmeleye verdiği “Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle okurum” manasını ele alalım. Şimdilik sıfat meselesini bir kenara bırakıp “Allah’ın ismiyle okurum” kısmına odaklanalım.

Biraz dikkat edildiğinde “Allah’ın ismi” ifadesinin tuhaf bir durum oluşturduğu görülecektir. Allah’ın ismi demek ne demektir? “Allah’ın ismiyle başlarım” demek, “Allah diyerek başlarım” demek midir?

Zemahşerî bu durum hakkında herhangi bir açıklama yapmamakta, fakat başka bir soru sormaktadır.

Zemahşerî, el-Keşşâf’ta Fâtiha sûresinin tefsiri bağlamında şunu sormaktadır:

فكيف قال الله تبارك وتعالى متبركاً باسم الله أقرأ – “Allah nasıl ‘Allah’ın ismiyle bereketlenerek okurum’ der?”

Sorduğu soruya ise şu cevabı vermektedir:

هذا مقول على ألسنة العباد – “Bu, kulların dilleri üzerine söylenmiştir; kişinin başkasının diliyle şiir söylemesi gibi.”

Aslında “okurum” kelimesinin gerekçesini karîneleriyle birlikte açıklaması beklenen Zemahşerî, konuyla doğrudan ilgili olan bu soruyu açıklamak yerine başka bir tarafa yönelmiş; Kur’an’ın üslubu meselesine dahil olan bir konuyu üstünkörü cevaplayarak geçmiştir.

Onun sorması gerekirken sormadığı soruyu Ebû Ubeyde (209/824) sormuş ve cevap olarak besmeledeki “ism” (اسم) kelimesinin zâid olduğunu, aslının بالله olduğunu söylemiştir. Yani ona göre ifade aslında “Bismillahirrahmanirrahim” değil, “Billahirrahmanirrahim” şeklindedir.

Ahfeş (215/830) ise onun bu söylemini kabul etmiş ve eğer “bismillah…” şeklindeki zâid “ism” kelimesi konulmasaydı bunun yemin olacağını söylemekle yetinmiştir.

Müslüman ulemanın besmele hakkındaki ihtilaflarının hepsini buraya almamızın mümkün olmadığını daha önce belirtmiştik. Buraya kadar aldıklarımız, meselenin karmaşıklığını ve bu karmaşıklığın besmelenin yapısından değil, ulemanın rivayetlerin baskısı altında meseleye yaklaşmasından kaynaklandığını anlamak için yeterlidir. Ulema, dilin zorunlu kıldığı karînelere yeterince itibar etmeden besmeleye çeşitli manalar vermiştir.

Bu konuda bizim söyleyeceklerimize gelecek olursak: Biz de besmelenin şibh-i cümle olduğunu ve isnadın, yani bir yargının oluşması için mutlaka takdir kullanılması gerektiğini, hatta bunun zorunlu olduğunu kabul ediyoruz. Ancak bu takdirin, az önce saydığımız üç karîneden birine dayanarak yapılması gerektiğini de söylüyoruz.

Bu karînelere baktığımızda aklî karînenin besmele için geçerli olmadığını görüyoruz. Çünkü aklî karîne, mahzufun akıl tarafından zorunlu olarak bilinmesidir. Yani akıl, başka hiçbir ihtimale yer bırakmayacak şekilde tek bir mahzufa gitmelidir.

Oysa besmelede akla gelebilecek fiillerin sayısı çoktur ve bunların hiçbiri diğerini imkânsız kılmamaktadır. Okumak, başlamak, yardım istemek, tilavet etmek gibi fiillerin her biri mümkündür. Bir ihtimalin diğerini dışlamadığı yerde zorunluluk yoktur; zorunluluğun olmadığı yerde de aklî karîne yoktur.

Metnin kendisinde lafzî bir karînenin de bulunmadığını görmekteyiz. Lafzî karîne, metindeki bir lafzın mahzufa delalet etmesidir. Oysa besmelenin ardından gelen metin, hiçbir sûrede besmeleye bağlanacak bir fiille başlamamaktadır. Ne Fâtiha’da ne de diğer 112 sûrede, besmeledeki “bi” harf-i cerinin taalluk edebileceği bir fiil veya fiil manası taşıyan bir lafız bulunmaktadır. Dolayısıyla besmelenin mahzufunu gösterecek lafzî bir karîne yoktur.

Bu durumda elimizde yalnızca bir karîne kalmaktadır: hâl karînesi.

Hem okuduğuna inanan hem de inanmayan muhatabın kendi iç dünyasındaki durumundan bağımsız olarak, bizzat besmelenin kendisinin hâl karînesi hakkında şu tespitleri yapabiliriz:

  1. Besmele Arapça yazılmış bir şibh-i cümledir.
  2. Tüm zamanlarda Allah tarafından resul seçildiğine inanılan Muhammed (a.s.) tarafından insanlığa duyurulduğu söylenen bir kitabın en başındaki ilk ibaredir.
  3. Tüm zamanlarda bu kitabın Muhammed (a.s.) tarafından yazıldığına değil, Allah tarafından inzal edildiğine inanılmıştır.
  4. Muhammed (a.s)’in bu kitabı kendi adına değil, Allah adına tebliğ ettiğine inanılmıştır.
  5. Bu kitap 114 ayrı birime bölünmüştür ve besmele bu birimlerin 113’ünün başında, bir de 27. sûrenin içinde yazılı olarak geçmektedir. Ayrıca 11. sûrenin 41. âyetinde de geçmektedir.
  6. Besmelenin ardından gelen şey, her seferinde o birimin metnidir.
  7. İlk dönem Mushaflarda besmele, sûre metninden ayrılmadan ve aynı hatla yazılmıştır.
  8. Besmelenin bulunduğu her yerde, okuyucularının o anda yaptıkları işlerden bağımsız olarak aynı lafız durmaktadır.
  9. Bu kitabın içinde Kur’an’ı Muhammed (a.s.)’e Cibril adlı bir meleğin Allah’ın izniyle indirdiği söylenmektedir.
  10. Bizzat metnin içinde Muhammed (a.s.)’e muhataplarına şunu söylemesi emredilmektedir: “De ki: Allah dileseydi onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi…” (Yunus 16).
  11. Tevbe sûresinin başında besmele bulunmamaktadır. Bu, karîne tespitinde hesaba katılması gereken bir istisnadır.
  12. Besmelenin ardından gelen metin, hiçbir sûrede besmeleye bağlanan bir fiille başlamamaktadır.
  13. Metin, “indirilme” fiilini masdar kalıbıyla ve sûre başında kullanmaktadır: تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ (Fussilet 41/2), تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (Zümer 39/1). Yani sûre başında mübteda konumunda masdar bulunması, metnin kendi kalıbıdır.
  14. Fussilet 41/2’de besmeledeki iki sıfat — الرحمن الرحيم — aynı sırada ve tenzîl lafzıyla birlikte geçmektedir.
  15. Metin, tebliğ edilen şeyin tebliğ edene ait olmadığını lafzen söylemektedir: وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَىٰ (Necm 53/3-4). Ayrıca üzerinde tasarruf yetkisi bulunmadığını belirtmektedir: قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي (Yunus 10/15).
  16. Metin, indirenlerin de kendi otoriteleriyle inmediğini lafzen söylemektedir: وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ (Meryem 19/64). Bu cümlede konuşan taraf, inen tarafın kendisidir.
  17. Neml 27/30’da besmele, mektubun kimden geldiğini bildiren ifadenin hemen ardından ve onunla aynı yapı içinde gelmektedir: إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ. İki إنّ arka arkaya gelmekte ve aynı özneye bağlanmaktadır.

Buna benzer hâl karînelerini daha da uzatmak mümkündür; ancak bu kadarı yeterlidir.

Bu karîneleri temel aldığımızda, besmeleye takdir edilecek merciin, metnin bu saydığımız ve saymadığımız pek çok hâlinin tamamına uygun olması ve bu hâli tam manasıyla ifade etmesi gerekmektedir. Ayrıca takdir edilecek lafzın bizzat metnin kendi içinden çıkarılması gerekmektedir.

İşte bütün bunlardan sonra, mükteza-i hâle göre besmeleye takdir edilecek en uygun lafızların şu anlamları ifade etmesi gerektiğini görmekteyiz:

(Fussilet 41/2) – تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ – “… İndirilmesi, er-Rahman ve er-Rahim olan tarafındandır.”

(Secde 32/2) – تَنْزِيلُ الْكِتَابِ لَا رَيْبَ فِيهِ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ – “… Hiç kuşku yok ki bu kitabın indirilmesi, âlemlerin Rabbi tarafındandır.”

(Vakıa 56/80) – تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ – “… (Bu kitabın) indirilmesi, âlemlerin Rabbi tarafındandır.”

(Zümer 39/1) – تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ – “… Bu kitabın indirilmesi, el-Aziz ve el-Hakîm olan Allah tarafındandır.”

(Mü’min 40/2) – تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ – “… Bu kitabın indirilmesi, el-Aziz ve el-Alîm olan Allah tarafındandır.”

Kur’an’ın pek çok yerinde buna benzer cümleler bulunmaktadır. Bu tür cümleler, elimizde tuttuğumuz metnin hâlini bize bildiren en önemli karînelerdir. Fakat bu tür ifadeler hem sûre içlerinde hem de kitabın tamamına atıfla gelmiştir.

Oysa besmeleler 113 sûrenin en başında gelmektedir. Bu durumda her sûrenin başında bulunan besmelelerin, metnin içinde zaten bulunan ve kitabın tamamına atıfla gelen “bu kitabın indirilmesi Allah tarafındandır” şeklindeki cümlelerden farklı olarak, kitabın tamamına değil, önündeki sûreye atıfla olması gereklidir. Çünkü kitabın tamamına atıfla gelen cümleler zaten sûrelerin içinde bulunmaktadır.

İşte buna göre “Bismillahirrahmanirrahim” ifadesindeki hazfedilmiş ifadelerin şu şekilde olması gerekmektedir:

“(Bu sûrenin indirilmesi) er-Rahman, er-Rahim Allah’ın ismiyledir.”

Fakat Kur’an’da yalnızca indirilmesinin değil, tebliğ edilmesinin de Allah’ın ismiyle veya izniyle olduğuna dair cümleler bulunmaktadır. Bu durumda parantez içindeki cümleye bunun da eklenmesi gerekmektedir.

Buna göre parantez içindeki cümle şöyle olmalıdır:

“(Bu sûrenin indirilmesi ve tebliğ edilmesi) er-Rahman, er-Rahim Allah’ın …”

 

“Bİ” HARF-İ CERİNİN MANASI

Hazfedilmiş ifadeleri belirlediğimize göre şimdi besmelenin diğer kısmına, yani metni önümüzde bulunan “Bismillahirrahmanirrahim” (بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم) kısmına geçebiliriz.

Daha önceki satırlarda da belirttiğimiz gibi, böylesi bir çeviride “Allah’ın ismiyle” ifadesi, tam olarak neyi kastettiği belli olmayan bir söze dönüşmektedir. Bu belirsiz ortamı oluşturan şey, başındaki “bi” (بِ) harf-i ceriyle birlikte “bismi” (بِسْمِ) kelimesine yüklenen anlamlardır.

Nitekim Müslüman ulema hem “bi” harf-i cerinin besmeledeki işlevi hem “ism” kelimesinin neden elifsiz yazıldığı hem de “ism” kelimesinin kökeni hakkında ihtilaf etmişlerdir. Az önce de belirttiğimiz gibi, biz bu ihtilafların detaylarını buraya taşımayıp kendi meal önerimizi gerekçeleriyle birlikte temellendirmeye çalışacağız.

Burada sıralamaya dair bir hususu belirtmek gerekmektedir.

Harf-i cerlere nahiv kitaplarında verilen manaların tamamı, o harfin mecruru ile bir fiil arasında kurduğu ilişkiyi tarif eder. Yani “araç kılma, sebep bildirme, zarf olma, karşılık olma” gibi manaların hepsi, ortada bir fiilin bulunduğu varsayımıyla tayin edilmiştir.

Oysa besmelede fiil yoktur; o fiil takdir edilmektedir. Bu durumda “bi” harf-i cerinin manasının, müteallak belirlenmeden tayin edilmesi mümkün değildir. Çünkü harfin hangi ilişkiyi kurduğu, ancak neyle neyi bağladığı bilindiğinde söylenebilir.

İşte bu sebeple biz önce müteallakı tespit ettik; şimdi de müteallak belli olduğuna göre “bi” harf-i cerinin hangi manada işlediğini soruyoruz.

Ulemanın takdirlerindeki dağınıklığın bir sebebi de budur: Müteallakı belirlemeden harfin manasını tayin etmeye kalkışmak, sonra da tayin ettikleri manaya uygun bir müteallak aramak.

Yeryüzündeki dillerin tamamı isim, fiil ve edat olan kelimelerden oluşmuştur. İsim, fiil ve edatın Türkçedeki tanımları şöyledir:

İsim: Canlı ve cansız bütün varlıkları, kavramları, duyguları ve durumları yer ve zaman bildirmeden karşılayan sözcüklerdir.

Fiil: Bir kılışı, oluşu veya durumu zamana, mekâna ve şahsa bağlı olarak bildiren sözcüklerdir.

Edat: Tek başına anlamı olmayan, ancak başka sözcüklerle birlikte kullanıldığında anlam kazanan ve sözcükler arasında ilişki kuran sözcüklerdir.

Bu tanımlar yalnızca Türkçe için değil, dillerin tamamı için geçerli bir tanımdır.

Anlamaya çalıştığımız “bi” (بِ) harf-i ceri, kendi başına anlamı olmayan, başka sözcüklerle kullanıldığında anlam kazanan ve sözcükler arasında ilişki kuran bir edattır. Türkçede olduğu gibi Arapçada da edatlar, kullanıldıkları yere ve sözcükler arasında kurdukları ilişkinin biçimine göre farklı anlamlar kazanırlar.

Mesela Türkçede “Ahmet ile geldim” cümlesindeki “ile” edatı beraberlik anlamı verirken, “Ahmet’i sopa ile dövdüm” cümlesindeki “ile” edatı araç kılma anlamında, “geç kalması sebebiyle” ifadesindeki “ile” sebep bildirme anlamında, “onu başkasıyla değiştirdim” cümlesindeki “ile” ise mukabele, yani bir şeye karşılık anlamında kullanılmıştır.

Tıpkı bunun gibi, Arapçadaki harf-i cerler de içinde geçtikleri cümleye ve birbirine bağladıkları sözcüklere göre farklı anlamlarda kullanılabilirler.

Anlamaya çalıştığımız “bi” (بِ) harf-i ceri, cümlelere şu anlamları katmaktadır:

  1. İlsâk (bitiştirme, yapıştırma)

Bâ’nın asıl manasıdır. Bir şeyin bir şeye bitişmesini bildirir.

Örnek: أَمْسَكْتُ بِزَيْدٍ – “Zeyd’i tuttum”; elin ona bitişmesiyle.

Sîbeveyh bâ için yalnız bu manayı kabul eder ve diğerlerini buna döndürür.

  1. İstiâne (araç kılma, yardım alma)

Fiilin gerçekleştiği aracı gösterir.

Örnek: كَتَبْتُ بِالْقَلَمِ – “Kalemle yazdım.”

Nahivciler bu kullanıma “bâü’l-istiâne” adını verir ve gerekçesini şöyle açıklar: Sanki o âletlerle o fiiller üzerinde yardım istenmiştir.

  1. Musâhabe / mülâbese (beraberlik, iç içe geçme; مع manasındadır)

Örnek: اهْبِطْ بِسَلَامٍ (Hûd 11/48) – “Selâmetle in.”

Örnek: تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ (Mü’minûn 23/20) – “Yağla biter.”

  1. Sebebiyye / ta‘lîl (sebep bildirme)

Fiilin gerçekleşme sebebini gösterir.

Örnek: فَبِظُلْمٍ مِنَ الَّذِينَ هَادُوا (Nisâ 4/160) – “Yahudilerin zulmü sebebiyle.”

  1. Zarfiyye (içinde olma; في manasındadır)

Örnek: وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ بِبَدْرٍ (Âl-i İmrân 3/123) – “Bedir’de.”

  1. Bedeliyye (karşılığında)

Örnek: هَذَا بِذَاكَ – “Bu, onun karşılığında.”

  1. Mukābele (bir şeye karşılık)

Örnek: اشْتَرَيْتُهُ بِأَلْفٍ – “Onu bin karşılığında satın aldım.”

  1. Mücâveze (aşma; عن manasındadır)

Örnek: فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا (Furkān 25/59) – “Onu bilenden sor.”

  1. İsti‘lâ (üzerinde olma; على manasındadır)

Örnek: مَنْ إِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ (Âl-i İmrân 3/75)

  1. Ta‘diye (geçişli kılma)

Lâzım fiili müteaddî yapar. Hemzenin yaptığı işi görür.

Örnek: ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ (Bakara 2/17) – “Nurlarını giderdi.”

  1. Kasem (yemin)

Örnek: بِاللَّهِ لَأَفْعَلَنَّ – “Allah’a yemin ederim ki yapacağım.”

Kasem harflerinin aslı bâ’dır; vâv ve tâ ondan bedeldir.

  1. Tebyîn (açıklama)

Örnek: وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

  1. Tevkîd / zâidlik

Mana katmaz; te’kîd için gelir.

Örnek: وَكَفَىٰ بِاللَّهِ شَهِيدًا (Nisâ 4/79)

Örnek: وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ (Bakara 2/8)

  1. Gāye (sona erdirme; إلى manasındadır)

Örnek: وَقَدْ أَحْسَنَ بِي (Yûsuf 12/100) – “Bana ihsan etti.”

Daha önceki satırlarda besmeledeki hazfedilmiş ifadelerin ancak hâl karînesi ile tespit edilebileceğini söylemiş ve buna dair pek çok karîne belirlemiştik.

Bu durumda besmeledeki “bi” harf-i cerinin hangi anlamda kullanıldığının tespitinin de aynı karîneler göz önünde bulundurularak yapılması gerekmektedir.

Hâl karînesi olarak belirttiğimiz ve belirtmediğimiz pek çok şeyin bize gösterdiği şey, özet olarak şöyledir:

Önümüzde duran ve ilk ifadesi “Bismillahirrahmanirrahim” olan bu kitabın durumunun şunlar olduğu anlaşılmaktadır:

Bu kitabın içinde, kitabın indirilmesine ve insanlığa ulaştırılmasına iştirak eden Allah, Mele-i A‘lâ, melekler ve resuller gibi isimler geçmektedir. Kitap, 10 yerde “Allah’ın insanlara ulaştırılması gereken risaleti” olarak nitelendirilmektedir (5/67; 6/124; 7/62, 68, 79, 93, 144; 33/39; 72/23, 28).

Kitapta, indirilmesine ve insanlığa tebliğ edilmesine iştirak etmelerine rağmen Mele-i A‘lâ, melekler, Cibril ve resullerin kitabın içeriğinin düzenlenmesinde yetkilerinin olmadığı anlaşılmaktadır. Bunların görevlerinden dolayı kendilerine verilmemiş bir yetki kullanmaları, kendi adlarına otorite devşirmeleri, görev sahalarının ve şekillerinin belirlenmesinde değişiklik yapmaları, Yüce Allah tarafından çizilen çerçevenin dışında hareket etmeleri, söylenmemiş sözü söylenmiş gibi yapmaları, kendi aleyhlerine olsa bile söylemeleri emredilen sözlerin küçük bir kısmında bile değişiklik veya gizleme yapmaları, kendilerinin veya başkalarının sözlerini risaletin içine karıştırmaları söz konusu bile değildir.

Bunların hepsi, kendilerine verilen izin ve yetki çerçevesini aşmamak kaydıyla Allah namına, Allah adına hareket etmektedir.

Hatta öyle ki muhatapları tarafından yalanlanmaları durumunda, bu yalanlamanın onlara karşı değil, Allah’a karşı yapıldığı söylenmektedir. Bu durumda ne muhatapları tarafından gösterilen kabul ve teveccüh ne de yalanlama ve inkâr durumu onların şahsi durumlarıyla alakalı değil, Allah namına, Allah adına hareket etmeleriyle alakalı olmaktadır.

Yani Allah’tan insana uzanan çizgide görev alan herkes Allah adına, Allah namına hareket etmektedir.

İşte besmelenin başındaki “bi” harf-i cerine bir mana verilecekse, bu hâl karîneleri dikkate alınarak verilmelidir.

Yukarıda saydığımız kullanım alanlarının tamamı, takdir ettiğimiz müteallak ile birlikte yeniden okunduğunda, “bismillah” ifadesine verilmesi gereken en uygun mananın “Allah’ın namına / adına” şeklinde olması, Kur’an’ın tamamına göre daha uygun düşmektedir.

Burada şunu açıkça belirtmeliyiz: Bu mana, nahiv kitaplarının harf-i cerler için düzenlediği başlıklar arasında müstakil bir madde olarak yer almamaktadır. Buna dair delillerimiz ve bu manayı destekleyen Kur’an içi ve Kur’an dışı tanıklar ayrı bir çalışmanın konusudur. Burada yalnızca varılan sonucu ve onu gerektiren karîneleri belirtmekle yetiniyoruz.

“(Bu sûrenin indirilmesi ve tebliğ edilmesi) er-Rahman, er-Rahim Allah’ın namınadır.”

Bu manaya göre her bir sûrenin indirilmesinde tek inisiyatif sahibi ve otorite Yüce Allah olmaktadır.

Evet, bu kitabı bir beşer insanlığa tebliğ etmiştir; fakat onun bu kitabı insanlığa tebliğ etmesi kendi fikri olduğu için veya kendi namına bir şeye çağırdığı için değil, Yüce Allah’ın onu görevlendirmesinden dolayıdır.

Evet, bu kitabı resule ulaştıranın Cibril olduğu söylenmektedir; fakat o da kendi namına değil, Yüce Allah adına hareket etmiştir. Diğerlerinin durumu da bundan farklı değildir.

Besmeleye böyle bir mana vermenin takdir gerekçesi tamamen Kur’an’dır.

Buna karşılık müfessir ve meal yazarlarının şu şekildeki manaları, besmeleyi kitabın kendi durumuyla alakalı bir cümle olmaktan çıkarıp, kitabı okuyanın durumuyla alakalı bir hâle çevirmektedir:

  • Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle okurum.
  • Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle tilâvet ederim.
  • Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle başlarım.
  • Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle de.
  • Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle başla.
  • Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle oku.
  • Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın yardımıyla başladım.
  • Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle yardım isterim.
  • Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle bereketlenerek okurum.
  • Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle taatleri edâya başlarım.
  • Başlamam, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyledir.
  • Okumam, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyledir.
  • Bu, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyledir.
  • Rahmân, Rahîm Allah adına.
  • Çok seven, çok müşfik olan Allah’ın adıyla.
  • Tercüme edilmez; aslıyla söylenir.

Bu manalara karşılık bizim “(Bu sûrenin indirilmesi ve tebliğ edilmesi) er-Rahman, er-Rahim Allah’ın namınadır” şeklinde verdiğimiz mana, tamamen kitabın kendisiyle alakalı bir durumdan haber vermektedir.

Nitekim verilen bu mana, Kur’an’ın hâli ve içeriğiyle tamamen uyumlu bir manadır.

Bu temelden hareket ettiğimizde, sûre başındaki kullanımının yanı sıra sûre içinde de geçtiği Neml 30. âyetteki “besmele” de daha iyi anlaşılmış olacaktır. Buna göre Neml sûresi 30. âyetin manası şöyle olacaktır:

(Neml 27/30)

اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

“Çünkü o (kerim kitap) Süleyman’dandır ve kesinlikle o, er-Rahman, er-Rahim Allah’ın namınadır.”

Yani Süleyman bu kerim kitabı kendi namına değil, Allah namına bana ulaştırmıştır.

Nitekim 31. âyette “Bana başkaldırmayın ve müslimler olarak gelin” denilmektedir. Allah’ın resulü olan Süleyman’ın “bana başkaldırmayın” derken kendi namına uydurduğu bir otoriteyi değil, Yüce Allah’ın kendisine verdiği otoriteyi kastettiği açıktır.

“Bana müslimler olarak gelin” derken onların kendisine teslim olmalarını değil, Yüce Allah’a teslim olmalarını kastettiği de açıktır.

Her ne kadar yaygın kanaatte Süleyman bir kral olarak biliniyor olsa da Kur’an onu krallık vasfıyla değil, resullük vasfıyla anmıştır. Resullük vasfı yeryüzünün tüm makamlarının üstündedir ve her resul gibi Süleyman da Allah adına Allah’ın dinini insanlara tebliğ etmekle, insanları Allah’a teslim olmaya davet etmekle görevlidir.

Bu yüzden kendisine teslim olunmasını değil, Yüce Allah’a teslim olmalarını söylemektedir.

 

ER-RAHMAN VE ER-RAHİM

Rahman ve Rahim kelimelerinin anlamlarına gelince: Sarf açısından her iki kelime aynı kökten türemiş, fakat farklı kalıplardan gelen sıfat-ı müşebbehedir.

Er-Rahman (رَحْمَان) kelimesi فَعْلَان (fa‘lân) veznindendir. Bu vezinden gelen kelimeler kapsayıcılık, doluluk ve taşkınlık bildirirler.

Er-Rahim (رَحِيم) kelimesi ise فَعِيل (fa‘îl) veznindendir. Bu vezinden gelen kelimeler ise sabitlik ve süreklilik bildirirler.

Vezinlerdeki bu farklılık, anlamlarında da bir farklılığın bulunduğunu göstermektedir.

Anlamı yakından ilgilendirdiği için kelimelerin şu özelliğini de belirtmek gerekir:

Rahman kelimesi “ismi hass, fiili amm” bir isimdir. Bu şu demektir: İsim olarak yalnızca Allah için kullanılır, fakat fiili bütün mahlukatı kapsar.

Rahim ise “ismi amm, fiili hass” bir isimdir. Bu da Rahim kelimesinin başkası için de isim olarak kullanılabileceği, fakat fiilinin herkesi kapsamadığı anlamına gelmektedir.

İki kelime arasındaki bu ince fark, Rahman kelimesinin kastettiği mananın bir benzerinin veya herhangi bir şekilde bu mana ile ilişki kurulabilecek bir özelliğin, lafzen bile olsa hiçbir yaratılmışta olamayacağı; buna karşılık Rahim kelimesinin kastettiği mananın yaratılmış mahluklar boyutunda kalmak kaydıyla bulunabileceği anlamına gelmektedir.

Nitekim “Rahman” kelimesi Kur’an’da yalnızca Allah’a nispetle kullanılırken, “Rahim” kelimesi resul için de kullanılmıştır (Tevbe 128).

Kitabu’l-Ayn, es-Sıhah, Mekayisü’l-luga, el-Müfredat, el-Muhkem, Lisanü’l-Arab, Tehzib gibi sözlüklerde kelimenin kökünde “yönelme, meyletme, alaka, incelik ve yumuşama” anlamının bulunduğu söylenir.

Bu sözlüklerin tamamında kelimenin anlamını belirtmek için verilen ilk örnek kadının rahmi ve akrabalık ilişkisidir.

İbn Faris, Mekayisü’l-luga’da kelimenin anlamlarını şu şekilde açıklar:

الراء والحاء والميم أصلٌ واحدٌ يدلُّ على الرقّة والعطف والرأفة – “Râ, hâ ve mîm harfleri tek bir asıldır; incelik, yönelme ve şefkate delâlet eder.”

والرَّحِم: عَلاقة القرابة، ثم سمِّيت رَحِمُ الأنثى رَحِماً من هذا، لأنّ منها ما يكون ما يُرْحَمُ وَيُرَقّ له مِنْ ولد – “er-Rahim: Akrabalık ilişkisidir. Sonra dişinin rahmine bundan dolayı rahim denmiştir; çünkü kendisine merhamet edilen ve incelikle davranılan çocuk ondan olur.”

İbn Manzur ise Lisanü’l-Arab’ta şunları söylemiştir:

الرَّحْمَةُ: الرِّقَّةُ والتَّعَطُّفُ، والمَرْحَمَةُ مثله – “er-Rahme: İncelik ve yönelmedir; el-merhame de aynıdır.”

وتَراحَمَ القومُ: رَحِمَ بعضهم بعضاً – “Bir topluluk terâhum ettiğinde, birbirlerine rahmet etmiş olurlar.”

Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât:

رحم المرأة، ومنه استعير الرحم للقرابة لخروجهم من رحم واحدة – “Kadının rahmi; buradan istiare yoluyla akrabalık için rahim denmiştir, çünkü tek bir rahimden çıkmışlardır.”

Görüldüğü üzere sözlüklerin tamamında kelimenin anlamları kadının rahmi üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. Biz de aynı yoldan giderek kadının rahmi ile Yüce Allah’ın “Rahman ve Rahim” sıfatları arasında anlam açısından nasıl bir alaka olduğunu anlamaya çalışalım.

Rahim (uterus), dişi memelilerde ve kadınlarda pelvis (leğen kemiği) boşluğunda yer alan; döllenmiş yumurtanın yerleştiği, büyüdüğü ve gebelik süresince fetüsü koruyup besleyen, içi boş, kaslı ve hormonsal duyarlılığa sahip üreme organıdır. Kadın vücudunun en güçlü kas dokularına sahip olan bu organ, hamilelik olmadığında 7-8 cm uzunluğunda, 5 cm genişliğinde ve ters dönmüş bir armut şeklindedir.

Tüm insanların içinde yaratıldığı ve akrabalık bağlarının kendisiyle oluştuğu bir mekân olan rahmin işlevselliğini kazanabilmesi için önce kadının yumurtalıklarının (ovaryum – ovarium) olması, daha sonra her hayız döneminden sonra fallopi tüpüne (üreme kanalı) fırlatılan yumurtalardan birinin erkek spermi tarafından döllenmesi ve en sonunda döllenen yumurtanın rahme gelerek orada tutunması gerekmektedir.

Döllenen her yumurtanın rahim duvarına yapışmadığı ve hayız dönemlerinde dışarı atıldığı çok sık yaşanan bir durumdur ve pek çok kadının bundan haberi bile olmamaktadır. Hatta döllenmiş yumurtanın kısa süreliğine tutunup sonradan ayrılmasına “kimyasal gebelik” adı verilmektedir. Bu durum, halk arasında düşük olarak bilinen şeyden farklı bir durumdur.

Anne karnındaki ceninin ilk 7 haftasında kız ve erkek bebeklerin üreme yapıları tamamen aynıdır. Bu evreye farklılaşmamış (indiferent) evre adı verilir.

  1. haftadan sonra Y kromozomundaki genlerin (SRY geni) devreye girmesiyle bu farklılaşmamış evre sona erer. Bebek erkekse Wolf kanalları gelişip Müller kanalları geriler; bebek kızsa Müller kanalları gelişip Wolf kanalları geriler.

İşte bu evrede bebek kızsa, 12. haftasında yumurtalıkları tamamen oluşur. Yani anne karnındaki bir kız çocuğu cenini, daha varlığının üçüncü ayında kendisinden sonraki nesillerin tohumları olan yumurtaları taşımaya başlar.

Bu yüzden bir kız çocuğuna hamile kalan her kadın, aslında potansiyel olarak iki nesle birden hamile kalmış olmaktadır.

Anne karnından doğan her kız çocuğu, potansiyel olarak kendisinden sonraki neslin tohumlarını bedeninde taşımaktadır.

Bu kız çocuğu buluğ çağına erene kadar yumurtalıklarında bulunan yumurtaları fallopi tüpüne fırlatmaz. Fakat ilk hayız görmesiyle beraber yumurtalıklarında bulunan yumurtaları fallopi tüpüne fırlatmaya başlar.

O yumurtalar döllense de döllenmese de bu sistem, kadın hayız görmekten kesilene kadar çalışmaya devam eder. Hayız görmeyi bıraktığında ise sistem hâlâ orada durur; fakat artık döllenme gerçekleşmez. Çünkü vücut artık ovariumdaki yumurtaları fallopi tüpüne atmayı bırakmış ve hayatı boyunca kullanacağı yumurtaları tüketmiştir.

Buradan sonrasında söyleyeceğimiz şeylerin pek çoğu, konu anlaşılsın diye yaptığımız benzetmelerdir. Üstelik bu benzetme içeriğe ait değil, lafzî bir benzetmedir. Çünkü Yüce Allah, yarattıklarına benzemekten münezzehtir.

Canlı-cansız, akıllı-akılsız yaratılmış her bir varlığın ilmi, o yaratılmadan önce Yüce Allah’ın ilmindedir ve bu ilim ezelîdir.

Yüce Allah’ın yaratması, O’nun ezelî ilminde var olan varlıkların dilemeleriyle veya çabalarıyla olmamakta; ilminde bulunanlardan neyi, ne şekilde ve nasıl yaratacağına Yüce Allah karar vermektedir.

Yüce Allah’ın ilmi kendi zatından ayrı bir şey değildir. O, ilminin tamamıyla mesafe ve yön olmadan ilişki içindedir.

Bu yüzden yaratılmış olanlar içinde Allah’ın ilminden bağımsız, O’nunla ilintili veya alakalı olmayan ya da O’na uzak bir şeyin ne var olması ne de varlığını devam ettirmesi söz konusu bile değildir.

Yüce Allah, yaratmayıp ilminde bıraktığı veya yaratıp varlık âlemine getirdiği hiçbir varlık ile alakasını ve ilgisini kesmemiştir.

Yani yaratmadığı zaman O’nun ilminde, yarattığında ise O’nun ilminden, alakasından ve ilişkisinden bağımsız bir varlık olmaz, olamaz.

İşte Yüce Allah’ın Rahman olması bu anlama gelmektedir.

Yani Yüce Allah, yaratsın veya yaratmasın, her ne hâlde bulunursa bulunsun her bir şey ile daima ilişki içinde olan bir ilahtır.

Az önce Rahman isminin “ismi hass, fiili amm” olduğunu söylemiştik. Bu tespit Kur’an’daki âyetlere dayanmaktadır.

Bilindiği üzere Kur’an’da geçen اللَّهَ (Allah) lafzı, bütün sıfatların kendisine döndüğü zâtî bir isim olarak geçmektedir. Yani bu isim, Yüce Allah’a ait her şeyin gelip kendisinde toplandığı zatının ismidir.

Kur’an’da Yüce Allah’ın zâtî ismiyle özdeşleştirilen tek isim er-Rahman ismidir.

(İsrâ 17/110)

قُلِ ادْعُوا اللَّهَ أَوِ ادْعُوا الرَّحْمَٰنَ ۖ أَيًّا مَّا تَدْعُوا فَلَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ ۚ وَلَا تَجْهَرْ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذَٰلِكَ سَبِيلًا

“De ki: İster Allah diye çağırın ister Rahmân diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O’nundur. Namazında sesini pek yükseltme, pek de kısma; ikisi arasında bir yol tut.” (TDV meali)

Mesela bu âyette Allah ve er-Rahman isimleri özdeş tutulmuştur.

Buna mukabil Kur’an’ın hiçbir yerinde mesela “İster Allah deyin ister Rahim; ister Allah deyin ister Rab; ister Allah deyin ister el-Melik” şeklinde veya bunlara benzer biçimde Yüce Allah’ın ismi ile sıfatlarının birbirine özdeş kılındığı bir âyet yoktur.

Er-Rahman kelimesi, besmeleler hariç, Kur’an’da 57 kez geçmektedir. Bunlardan 16 tanesi yalnızca Meryem sûresinde geçmektedir (Meryem 18, 26, 44, 45, 58, 61, 69, 75, 78, 85, 87, 88, 91, 92, 93, 96).

Yani er-Rahman kelimesi en yoğun Meryem sûresinde geçmektedir. Buna karşılık Allah lafzı Meryem sûresinde yalnızca 7 kez geçmektedir.

Meryem sûresindeki er-Rahman kelimesinin kullanımlarının tamamında bu isim ile Allah ismi özdeşleştirilmiştir. İşte bu da er-Rahman isminin neden “ismi hass” olduğunu açıklamaya yeterli bir delildir.

Bu ismin “ismi hass” olması şu anlama gelmektedir: Kendisi dışında bir varlık olsun ya da olmasın, ezelî ilminde var olanlardan herhangi birini yaratmış olsun ya da olmasın, O Rahman’dır; yani kendinden veya kendi ilminden gafil değildir.

O’nun Rahman isminin tecelliye ihtiyacı yoktur.

Fakat Yüce Allah’ın diğer esmasının tamamı, ancak bir tecelli varsa fiilî olarak kendisini gösterebilir. Haşa, bu Yüce Allah’ın diğer sıfatlarının hudûs, yani sonradan olduğu anlamına gelmez. Sadece fiilî olarak tecelli edebilmesi veya bu tecellinin anlaşılması, başka varlıkların var olmasını da gerektirir.

Mesela el-Melik isminin anlaşılması için mülkünün, er-Rab isminin anlaşılması için rabliğini fiilî olarak tecelli ettireceği varlıkların, el-Hâdî isminin anlaşılması için hidayete muhtaç varlıkların olması gerekmektedir.

Ama er-Rahman ismi için bunların hiçbiri gerekli değildir.

Mesela Yüce Allah’ın ezelî ilminde var olan bir şeyi yaratmadan önce kendi ilmiyle alakalı ve ilgili olması, sonra da yaratacağı şeye alaka ve ilgi göstermesi lazımdır.

Tekrar edelim ki meseleyi anlatırken kullandığımız “önce” ve “sonra” gibi mesafe bildiren şeyler Yüce Allah için söz konusu değildir. Biz sadece meseleyi anlatmak için bunları kullanıyoruz.

Biz meseleleri —haşa— Yüce Allah’ın mutlak makamından bakarak anlamıyoruz; bu zaten mümkün değildir. Biz meseleleri, bağımlı olduğumuz mukayyed âlemden bakarak anlayabiliriz ancak.

Yüce Allah’ın esması veya ef‘ali hakkında kullandığımız her kelime, yaptığımız her benzetme —haşa— O’nun müteâl makamını resmetmek için değil, mukayyed insana anlatmak içindir.

Kullandığımız kelimelerin veya kurduğumuz cümlelerin O’nun yüce makamının hakikatini ifade etmesi söz konusu bile değildir.

O’nun makamı insanın ne lafzına ne tanımına ne muhayyilesine ne de aklına sığacak kadar küçük değildir. O’nun makamı kuşatılma makamı değil, kuşatma makamıdır.

Acizliğimizi O’na arz ederek ve O’nun er-Rahman ve er-Rahim oluşuna sığınarak bağışlanma diliyoruz.

Bu satırlar —sonsuz kere haşa— O’nun makamının hakikatini resmetmek için değil, insanın O’nun makamının hakikati önünde secde etmesi için yazılmaktadır.

Konumuza dönecek olursak:

Yüce Allah’ın er-Rahman ismi, karşılık bekleyen, karşılık verilmezse tecelli etmeyen bir isim değildir.

Bu isim, karşılık verilsin veya verilmesin, Yüce Allah’ın her anlamda yarattıklarıyla mesafe olmadan alakalı ve ilişki içinde olduğu anlamını vermektedir.

Yani Allah, yarattıklarıyla karşılık beklemeden ilgilenen bir ilahtır.

Yüce Allah’ın diğer esmasının bu isimle alakası şudur:

Yüce Allah ilgili bir ilahtır; fakat bu ilgisi yarattığı her varlıkta aynı şekilde tecelli etmemektedir. Bu farklılık ilginin miktarında veya şiddetinde değil, yarattığı varlıkların farklı farklı ilgiye muhtaç olmalarından kaynaklanmaktadır.

Yoksa Yüce Allah’ın hiçbir esmasının zatında miktarı ve şiddeti diğerinden az veya çok değildir.

Buna şöyle açıklık getirelim:

Yüce Allah, kendisinin yarattığı cinler, insanlar, hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklarla aynı şiddet ve miktarda ilgilidir. Fakat Yüce Allah’ın akıllı varlıkları sorumlu tuttuğu bir ilgiyi akılsız varlıklara göstermez.

Mesela hayvanlara veya bitkilere resul göndermemiş, onları imtihana tâbi tutmamış, ahirette onlara ceza veya mükâfat vereceğini belirtmemiştir.

Onları bulundukları hâl üzere yaratan Yüce Allah’tır. O’nun ilgisi, onları her ne hâl üzere yarattıysa, yarattığı hâlde onlara gerekli olan ilgiyi göstermektedir; hatta onlar bunun farkına varmasalar bile.

Onlara, yarattığı hâlin üzerinde veya altında bir ilgi göstermesi söz konusu bile değildir.

Mesela akılsız varlıklar farkında değillerdir; fakat onların da yaşamlarını devam ettirmeleri için yiyeceklerini yaratan, yiyeceklerin sürekli olması için tabiata döngüler koyan ve daha pek çok şekilde onlara dönük şeyler yapan Allah’tır. Bu ilgi, işte O’nun er-Rahman isminin tecellisidir.

Akıllı ve iradeli varlıklara resuller aracılığıyla risalet göndermesi de O’nun er-Rahman olmasından dolayıdır.

Kimse O’ndan resuller aracılığıyla bir risalet göndermesini talep etmemiştir. Fakat insanı akıllı ve iradeli yaratan O’dur. Akıllı ve iradeli yarattığı varlığa, aklına ve iradesine uygun ilgi göstermek Yüce Allah’ın er-Rahman olmasından dolayıdır.

Yani Yüce Allah’ın er-Rahman ismi, “yarattığı her bir varlığa, onların talep etmesine, bilmesine veya bilmemesine bakmadan, yaratmasının gereğine uygun olarak ilgi gösteren; onları boş vermeyen, yaratıp kendi hâline bırakmayan, onlardan gafil olmayan” anlamına gelmektedir.

Kısacası: Allah, var ettikleriyle ilgilenen bir Allah’tır; onların pek çoğu bilmese de. Yarattıklarından hiçbiri, hangi boyutta olursa olsun, O’nun ilgisinden bağımsız ne var olabilir ne de varlığını devam ettirebilir.

Er-Rahman ismi, besmeleler hariç, sûrelerde 57 kez geçer; hepsi de marifedir (الرحمن), Allah ismiyle özdeşleştirilmiştir ve yalnızca Allah’a izafetle geçer.

Buna mukabil er-Rahim 34 kez marife, 61 kez nekire olarak geçer (besmeleler bundan hariç tutulmuştur). Fakat bu isim hem Allah lafzı ile özdeşleştirilmemiş hem de başkaları için de kullanılmıştır.

İşte bundan dolayı Müslüman ulema içerisinde er-Rahman kelimesinin başındaki “el” takısının düşürülerek kullanılmasının doğru olmadığını söyleyenler olmuştur.

Er-Rahim kelimesinin marife olarak geçtiği yerlerin hepsinde tek başına değil; “tevvâbü’r-rahîm, gafûru’r-rahîm, azîzü’r-rahîm” gibi başka bir isimle birlikte Allah’a izafe edilmiştir.

Er-Rahim kelimesi de aynı kökten türediği için, bu kelimenin anlamlarında da ön plana çıkan mana ilgi ve alakadır. Fakat bu kelimenin kastettiği ilgi ve alaka, er-Rahman kelimesinin kastettiği ilgi ve alakadan daha dar kapsamlıdır.

Rahim kelimesinin geçtiği bağlamların tamamına bakıldığında, bu kelimenin daha çok Yüce Allah’tan af dileyenlerin bağışlanması, bir bağış dileyenlere bağış verilmesi, dua edenlere karşılık verilmesi bağlamında geçtiği görülecektir.

Bu durumda er-Rahman kelimesi, kendisine karşılık verilsin veya verilmesin Yüce Allah’ın en kapsayıcı ilgisini; er-Rahim kelimesi ise kendisine yönelene gösterdiği ilgiyi ifade eden kelimeler olmaktadır.

Çünkü Kur’an’da Yüce Allah’ın kendisinden af dilemeyene, kendisine kulluk etmeyene, kendisine dua etmeyene, kendisinden bir bağış istemeyene er-Rahim olarak ilgi gösterdiğine dair tek bir kullanım yoktur.

Yani Yüce Allah, er-Rahman olarak hiçbir karşılık beklemeden yarattıklarına kendi yaratmasına uygun olan ilgiyi göstermekte; er-Rahim olarak ise O’nun bu ilgisini görüp O’na yönelene, yöneliş şekline göre ilgi göstermektedir.

Bu açıklamalardan sonra konumuz olan besmeleye dönecek olursak:

Bismillahirrahmanirrahim ifadesindeki iki sıfata verilecek en uygun Türkçe karşılığın şu şekilde olmasının daha isabetli olduğunu söyleyebiliriz:

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

“Ayrım gözetmeden ilgili olan ve ilgisine ilgi gösterene özel ilgi gösteren Allah’ın namınadır.”

Takdir edilmelidir ki “O’nun ilgisine ilgi göstermek” ancak akıllı ve iradeli varlıkların işidir.

Cinler ve insanlar dışındaki hiçbir yaratık, Yüce Allah’ın varlık üzerindeki ilgisini, murakabesini, düzenlemesini, sevk ve idare etmesini ne görebilir ne de anlayabilir.

Yani Yüce Allah’ın er-Rahman oluşunu da er-Rahim oluşunu da akıllı ve iradeli varlıklar dışındaki yaratıklar bilmez ve anlamaz.

Fakat cinler ve insanlar, Yüce Allah’ın hiçbir varlık ayrımı yapmadan tüm varlıklara er-Rahman oluşunu ve akıllı ve iradeli varlıklara karşı bizzat er-Rahim oluşunu hem görür hem de anlar.

Fakat Yüce Allah’ın kendisine ilgi gösterenlere özel ilgi göstermesinden, kulların her istediklerini onlara vereceği anlaşılmamalıdır.

Yüce Allah’ın er-Rahim oluşu, kulların O’ndan istediklerini onlara vermek değil; kullarının yönelme şekline göre kendisinin uygun gördüğü karşılığı onlara vermesidir.

Bu yüzden Yüce Allah’ın er-Rahim ismine sığınarak O’ndan bir şey dileyen herkes bilmelidir ki Allah’tan insanın kendisinin uygun gördüğünü değil, Yüce Allah’ın uygun gördüğünü istemeli ve buna razı olmalıdır.

Kur’an’ın ilk ifadesi olan besmelenin kapsayıcılığını sözlerle anlatmanın imkânı yoktur. Fakat biz anlam tespitini burada bitirmekteyiz.

Daha önce söylediklerimizle birlikte, sûre başlarında geçen besmelelere Kur’an ve varlık bütünlüğü gözetilerek verilecek en uygun mealin şöyle olması gerektiğini söyleyebiliriz:

(تَنْزِيلُ السُّورَةِ وَتَبْلِيغُهَا كَائِنٌ) بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

“(Bu sûrenin indirilmesi ve tebliğ edilmesi) yarattıklarına karşılıksız ilgi gösteren ve ilgisine ilgi gösterene ise özel olarak ilgi gösteren Allah’ın namınadır.”

Yüce Allah’ın besmeleyi Kur’an’ın ve Kur’an’daki her bir sûrenin en başına koyması, önce yarattıklarının hiçbiriyle alakasını kesmediği (er-Rahman), sonra da sûreleri okuyup onlara iman edenlere özel ilgi göstereceği anlamına gelmektedir.

Ayrıca Kur’an baştan sona, Yüce Allah ile insan arasındaki ilişkinin hangi çerçevede olması gerektiğini anlatır.

Yani Yüce Allah, her isteyenin kendi kafasından tesis ettiği bir ilişki biçimiyle kendisine ilgi gösterilmesini değil, bizzat kendisinin çerçevesini çizdiği ilgi biçimiyle ilgisine ilgi gösterilmesini istemektedir.

 

Kusursuzluk sadece Âlemlerin Rabbi Allah’ın olabileceği bir şeydir.

الحمد لله رب العلمين

Önerilen İçerikler