بسم الله الرحمنِ الرحيم

ŞAHİTTEN GAYBA, GAYBDAN ŞAHİDE:

MÜSLÜMAN DÜŞÜNCESİNDE REFERANSIN TERSİNE DÖNÜŞÜ

Mezopotamya mitoslarında ‘insan’; yeryüzünü bozan, kan döken, bozgunculuk çıkaran, doğal dengeyi harap eden olumsuz bir varlıktır.

Yunan mitoslarında ise ‘insan’; dünyayı kendine uygun hâle getiren, bunu yaparken de tanrılara karşı çıkan olumlu bir varlıktır.

Acaba Müslüman müfessirler, Bakara 30. ayette geçen ‘MEN YUFSİDU FİHA VE YESFİKU’D DİMA’ cümlesine “orada kanlar akıtacak, bozgunculuk çıkaracak biri” anlamı verirlerken geçmişten gelen bu mitosların etkisinde kalarak mı anlam verdiler? Çünkü ayetlere anlamlar verirlerken hakikaten çok basit mevzularda devasa hatalar yapmaktalar. ‘YUFSİDU FİHA’ ifadesinde fiilin ‘lazım’ olduğu o kadar bariz ki bunu görmemek veya bunda bilmeden hata yapmak imkânsızdır.

Biraz üzerinde düşünülürse, Mezopotamya ve Yunan mitoslarındaki ‘insan’a yüklenen değerin aslında günümüzde de hiç eksilmeden devam ettirildiğini görmekteyiz. Günümüz modern(!) anlayışta da ‘insan’ ya doğayı harap eden, her türlü düzeni bozan, olur olmadık sebeplerle kan döken, doğayı harap etme pahasına sırf kendi konforu için aletler üreten, hem kendisine hem de kendisi dışındaki canlılara zarar veren hayat nizamları kuran, tüm hayat örgüsünü kendisi dışındaki canlılara yer vermeden ören, varlık tasavvurunda kendisi dışındaki varlıklara (hayvanlar ve bitkiler) kurucu hiçbir değer yüklemeyen bir varlık ya da dünyayı kendi istediği hâle getirmek için ilk önce kendisine rakip veya sınırlayıcı güç olarak gördüğü ‘Tanrı’ fikrinden alabildiğine kaçan bir varlıktır.

Günümüz dünyasındaki dinlere veya Müslümanlık da dahil olmak üzere tüm din sunumlarına baktığımızda, hemen hepsi ‘insan’ı, dizginlemesi gereken azgın bir varlık olarak görmekte ve “insan-Tanrı” ilişkisini bu temel üzerine kurgulamakta olduklarını rahatlıkla görürüz. Bunun en tipik örneği tasavvuf ve uzak doğu dinleridir.

Bu sadece onlarla da sınırlı değildir. Mesela, en radikal düşüncelerde bile ‘melekler’; insan hakkında kapsamlı bir suç dosyası hazırlayan, adeta GBT sorgulaması için dosya hazırlayan Yüce Allah’ın ajanları veya dedektifleri gibi konumlandırılmaktadırlar.

Meselenin özüne baktığımızda hem Mezopotamya hem de Yunan mitoslarındaki ‘insan’ın bu konumunun aslında tecrübe edilmesi de inkâr edilmesi de imkânsız olan gayb âleminin, tasavvurlardaki düzeninden kaynaklandığını görmekteyiz.

‘Ateizm’ gibi kesinlikle ŞİZOFRENİK düşün(me)me biçimlerini es geçecek olursak, günümüzde de geçmişte de hem Tanrı hem de gayb olmadan varlık tasavvuru oluşturmaya çalışmış veya bunun mümkün olabileceğini söyleyen hiçbir akıllı çıkmamıştır.

Hatta tüm varlık tasavvurlarında, görünür olanı anlamak veya anlamlı hâle getirmek için gayb daima referans değer olarak alınmıştır yani hiçbir varlık tasavvurunda “Görünen böyledir, öyleyse gayb şöyle olmalıdır.” şeklinde bir çizgi yoktur. Her zaman “Gayb şöyledir, öyleyse görünenin anlamı böyledir.” şeklinde bir çizgi olmuştur.

Mesela, Aristo, görünenden yola çıkarak ilk nedene gelmemiştir tam tersi tüm felsefesini ilk nedenden yola çıkarak kurmuştur, diğerleri de böyledir.

Karşı durulan veya kabul edilen hiçbir düşünme sistemi; ne “Ben şunu kabul ediyorum.” demekle kabul edilmiş ne de “Ben bunu reddediyorum.” demekle reddedilmiş olur.

Mesela, felsefeye alabildiğine karşı çıkan, onu küfür sayan ve yok etmeye çalışan kelamcılara bakalım. Felsefe, insanı Aristocu, Platoncu, Kantçı, Hegelci veya başka bilmem neci yapmanın adı değildir. Zaten hem felsefeci hem de falancı, filancı olunamaz.

Felsefe; en dipte, insana, hiçbir ilahi kılavuz olmadan akıl yürütmesini, akıl yürütmek için gerekli asılları kendisinin üretmesini, bunun için bir tanrı gerekiyorsa o tanrıyı da insanın yaratmasını öğreten ve bunu disiplin haline getiren bir düşünme, akıl yürütme biçimidir.

Şimdi, kelamcılar güya felsefeye karşı durmuşlar, fakihler güya ona “haram” demişlerdir. Oysa oluşan kelama ve usuller de dahil olmak üzere oluşan fıkıha baktığımızda, kelamda oluşan varlık tasavvurunun fıkıhta oluşan hukuksal düzenin tam da kılavuzsuz hatta kılavuza rağmen oluşturulmuş olduğunu görmekteyiz. Bu durum şuna benzemektedir. Ambargo olsun diye CocaCola içmemek ile insana zararlı olduğu için hiçbir gazlı ve şekerli suyu içmemek arasındaki farka benzemektedir.

Kelamcılar, mutasavvıflar, fakihler, müfessirler vb., ortaya çıkmış bir disiplin olarak alan ya da filan felsefeyi reddetmektedirler ama o disiplinlerde kullanılan akıl yürütmeyi bizzat kendileri bol bol yapmaktadırlar.

İşte bu durum ilk önce Kur’an’ın onlara göre anlamlandırılmasına, daha sonra da anlamlandırılan ama sorun çıkaran öncüllerin yine aynı sistemle sorunlarının giderilmesi ile sonuçlanmış ve o müktesebat “İLMİ BİRİKİM” adı altında DİNLEŞMİŞTİR.

Kesin olarak Müslüman ulemanın şu mitos veya bu mitos etkisi altında kaldığını söylememiz zordur fakat ulemanın özellikle Kur’an’ı anlarken “KILAVUZU OLMAYAN bir akıl yürütme” kullandıklarını söylemek hiç de zor değildir.

Kılavuzu olmayan bir akıl kullanmak, şahitten gayba çizgisini beraberinde getirmiş, gaybın şahide referansı şahidin gayba referansına dönüşmüştür.

İnsanın şahide dair bilgileri hiçbir zaman sonlanan bir bilgi olmamış ve olmayacaktır da. Bu yüzden insanın şahide dair bilgisi hiçbir zaman referans değer olmayı hak eden kesin bilgi olamayacaktır.

Kesinleşmemiş ve kesinleşmesi de imkânsız olan şahide dair bilgiden yola çıkılınca, gayb, şahid bilgisinin değişmesi ile sürekli şekil değişen bir hal almaktadır.

Müslüman ulema, inancı, iki kategoride toplamışlardır: 1. KESİN İTİKAD / 2. CAZMİ İTİKAD

“Kesin itikad”, insandaki bilgi ne kadar değişirse değişsin ne kadar çoğalırsa çoğalsın değişmeyecek olan itikaddır. “Cazmi itikad” ise ondan daha kesini geldiğinde değişen itikaddır.

İnsanın müşahede alemiyle ilgili bilgisi daima ikinci itikad seviyesinde kalacaktır. İşte bu yüzden şahitten gayba gitmek, kesin olmayanı, değişebilir olanı değişmeze referans kılmaktır. Böyle olması durumunda yani referansın değişmesi durumunda referans olunanlar da değişmek zorundadır.

Bu yüzden Müslümanlara ait düşüncelerin hiçbirinde sabit bir gayb anlayışı yoktur. En temel gaybi konular bile (ahiret-melekler gibi) farklı farklıdır.

Bunların hepsi aslında Müslüman ulemanın reddettiği, ‘haram’ hatta ‘küfür’ saydığı düşünme sistemlerinin etkisinde oldukları anlamına gelmektedir.

 

Kusursuzluk sadece Âlemlerin Rabbi Allah’ın olabileceği bir şeydir.

الحمد لله رب العلمين

Önerilen İçerikler