بسم الله الرحمنِ الرحيم
TEK TANRI’YA ULAŞIRKEN TANRI’YI KAYBETMEK
Felsefe ve kelam geleneğinde Allah–âlem ilişkisi, Tanrı tasavvuru, tevhid, vahiy ve risalet üzerine bir sorgulama
Müslümanların ‘Kelâm’ geleneğinde “Allah–Âlem” ilişkisine dair problemleri birçok kez dile getirdik. Ancak bu problem yalnızca Müslümanlara has değildir. Tam ters istikamette olsa da ‘Felsefe’ geleneği de aynı problemle karşı karşıya kalmıştır.
“Tam ters istikamet” dememin sebebi şudur: Bilindiği üzere Müslümanların inandığı ‘Allah’, hareket eden, aktif bir Allah’tır. Fakat Allah’ın aktifliği, Allah’ın insan gibi algılanmasına neden olmuştur. Çünkü ‘hareket’ denilen şey hem bir mekânı hem de bir değişimi gerektirir. ‘Hareket’ dediğimiz şey, dışarıdan bir etki olmasa bile, bulunulan mekândan bulunulmayan bir mekâna geçmektir. Bulunulmayan bu mekân bir milimetrenin trilyonda biri kadar bir mesafe olsa bile, sonuç değişmez.
Mesela, bitmeyen tartışmalara neden olan Kur’an’daki “ALLAH İSTİVA ETTİ.” cümlesini ele alalım. İstiva edilen şeyin ne olduğu bu aşamada hiç önemli değildir. Sonuçta söz konusu olan, daha önce bulunulmayan bir yere intikaldir. Bu intikal ise bir mekânı gerektirir; yani Allah’ın bir mekânda, daha öncesinde bulunmadığı bir yere gitmek için hareket etmesi söz konusudur. İşte bu durumda “Allah algısı”, engellenemez bir şekilde antropomorfik (insan biçimci) olmak zorunda kalmaktadır.
Müslüman kelamcılar, her şeye egemen olan bir “Allah” anlayışını yerleştirmek için çok çaba sarf etmişlerdir. Fakat bu çaba, önünde sonunda zihinlerde insan biçimci bir “Allah” anlayışının oluşmasına neden olmuştur. Müslümanlar, Allah’ın Rahman ve Rahim oluşunu pek güzel yerine oturtmuşlardır; ancak Müslümanların zihnindeki “Rahman ve Rahim”, Tanrı’nın insan biçimli olarak algılanmasına engel olamamıştır.
Felsefeciler ise bunun tam tersini yapmışlardır. Allah’ı (Tanrı’yı) insan biçimci bir Tanrı olmaktan kurtarmak için “hareketsiz bir Tanrı” anlayışını temel almışlardır. Nitekim “sudûr”, “zuhûr” veya “vahdet-i vücûd” teorileri de işte bu kaygıyla ortaya çıkmıştır. Felsefeciler, bir mekân gerektiren hareketi Tanrı’dan tenzih etmek için Tanrı’nın Rahman ve Rahim oluşunu tanımlarının dışında bırakmak zorunda kalmışlardır. Biraz daha ileri gidenler ise ya Tanrı’yı “hareket etmeyen hareket ettirici” olarak düşünmüş ya da Spinoza ve Ksenofanes gibi Tanrı’yı bizzat mekânın kendisi olarak ele almışlardır (panteizm).
İşte bu iki karşılıklı durum, ne kelamcıların ne de felsefecilerin “Allah–Âlem” ilişkisi hususunda başarılı olabildikleri anlamına gelmektedir.
Burada daha temel bir noktaya bakmak gerekir. “Allah-Âlem” ilişkisi probleminin nereden doğduğunu anlayabilmek için, önce nasıl bir “Allah” tasavvurundan hareket edildiğine bakmak gerekir. Bunun için de felsefe tarihinin daha gerisine, insan biçimli tanrılardan tek ve aşkın Tanrı fikrine doğru gerçekleşen düşünsel yolculuğa bakmak gerekir.
BİR OKUMA SIRASINDA AKLA GELEN BİR SORU: Felsefe tarihi okurken şöyle bir şeyle karşılaştım. Felsefe tarihçilerinin felsefenin başlangıcına ve sonraki gelişimine dair anlattıklarını topluca ele alıp, “Bu adamlar neye ulaşmaya çalışmışlar?” diye sorsak, alacağımız cevapların en başında şu gelir: Antik Yunan’ın insan biçimli, sayısız tanrısından kurtulup, hiçbir biçimi olmayan ve var olanlara benzemeyen TEK TANRI fikrine ulaşmaya çalışmışlardır.
Durmadan dalavere çeviren, insan hayatını alabildiğine zorlaştıran; varlığı anlamaya yönelik açıklayıcı bir bilgi vermekten çok, insanı açıklanamaz olana ve korkuya mahkûm eden tanrılardan uzaklaşıp, varlığı ve varlık üzerine düşünmeyi anlamlı kılan, açıklayıcı ve referans değer olmayı hak eden bir “Tanrı” fikrine ulaşmaya çalışmışlardır. Bununla da yetinmemiş, Antik Yunan’ın tanrılar panteonuna adeta savaş açmışlardır. Bu, felsefe tarihinin genel seyri içinde oldukça bariz bir şekilde görülmektedir.
Geçmişten günümüze felsefecilerin hiçbirinde “TANRILAR” fikri yoktur. Farklı tanımlar yapmış olsalar da Tanrı daima tektir. Tam da burada insanın aklına şu soru geliyor: Madem bunlar “tek Tanrı” fikrini felsefelerinin en kurucu bilgisi olarak kabul etmektedirler, o halde NEDEN tarih boyunca tevhid mücadelesi vermiş resulleri görmezden gelmiş, adeta onları yok saymışlardır?
Bunun cevabını anlayabilmek için felsefecilerin düşünce sistematiğinde resul ve risaletin nasıl bir konuma ve değere sahip olduğuna bakmak gerekir.
Evet, filozoflar daima “tek Tanrı” fikrinden hareketle bir düşünce sistematiği geliştirmişlerdir. AMA felsefecilerin “tek Tanrı”sı, her filozofun tanımını kendisinin yaptığı ve konumunu kendisinin belirlediği bir tek Tanrıdır. Bu yüzden her filozofun Tanrısının sıfatları yalanlanabilir, doğrulanabilir, eklenebilir, çıkarılabilir; Tanrının konumunda değişikliğe gidilebilir, değeri azaltılıp çoğaltılabilir. Daha anlaşılır bir cümleyle söylersek: Felsefenin tek Tanrısı, filozofun yarattığı bir Tanrıdır.
Felsefecilerin Tanrısı, Rahman ve Rahim sıfatlarına sahip olmamasının yanında KELAM sıfatına da sahip olmayan bir Tanrıdır. Oysa Tanrının kelam sıfatına sahip olduğunu kabul etmek, beraberinde O’nun Rahman ve Rahim olduğunu da kabul etmeyi; tam tersine, Rahman ve Rahim olan bir Tanrıyı kabul etmek de O’nun kelam sıfatına sahip olduğunu kabul etmeyi gerektirecektir.
“Rahman ve Rahim olan, insanlara sözler gönderen Tanrı” fikri, Antik Yunan dininde oldukça sorunlu bir biçimde temsil edilen bir olgudur. Antik Yunan dininde, yarattıklarıyla ilgilenen ve onlara geri dönüşler yapan tek bir Tanrı değil, pek çok Tanrı vardır. Yani Rahman ve Rahim olan TANRILAR vardır. Aynı şekilde KELAM sıfatına sahip olan da tek bir Tanrı değil, pek çok tanrıdır.
İnsanları böylesi tanrılardan haberdar edenler ise insan ile Tanrı arasında tanrıların sözlerini getiren MUSALAR’dır. Bu musalar, tanrıların sözlerini herkese değil, “Homeros ve Hesiodos” gibi seçkin insanlara getirmektedirler.
İşte bu yüzden felsefeciler, tek bir tane olsa bile, hem Rahman, Rahim ve Kelam sıfatlarına sahip bir Tanrı fikrini hem de Tanrının sözlerinin insanlar arasında yalnızca seçkinlere ulaştırılması fikrini toptan reddetmişlerdir.
Bu reddediş, insana şekil veren Tanrı fikrini değil, Tanrıyı şekillendiren insan fikrini doğurmuştur.
İşte Kur’an’ın pek çok yerinde geçen “Allah bir beşeri resul olarak göndermez.” veya “Allah bir şey indirmedi.” şeklindeki sözleri bir de bu gözle okumak gereklidir çünkü bu tür sözler; düşünemeyen, ilimden yoksun, sistematik bir akla sahip olmayan; kısacası “Tanrı ile taş” arasındaki farkı bilmeyen cahillerin sözü olamaz.
Yine Kur’an’ın pek çok yerinde portreleri çizilen; yaratan, öldüren, yağmuru yağdıran, varlığa egemen olan bir Allah’a inandıkları halde risalete inanmayan, yani o, Allah’ın insana ulaştığına inanmayan insanları da bir başka gözle anlamak gereklidir.
Yaratan Allah’a inanıp O’nun kelam sıfatına sahip olmadığına inanmak; egemen olan bir Tanrıya inanıp O’nun Rahman ve Rahim olduğuna inanmamak; insanın karnını doyurmayı düşünen bir Tanrıya inanıp onun ilim ihtiyacını görmezden geldiğine inanmak, ancak sistematik bir düşünce içinde anlamlı hâle gelir.
Taşlarını tanrı yerine koyan insanların Rahman, Rahim ve Kelam sıfatlarına karşı çıkmaları veya bunları kabul etmeleri aynı değerdedir çünkü bu cehalettir. Yüce Allah ayetler gönderirken insanların en cahilini, yanlış inançlarını bilgisizlik temeline yaslayan insanları hedef almaz, alamaz.
Türbeye çaput bağlayan, mezardan yardım dileyen insanları hedef almak oldukça düşük bir seviyedir.
Bu insanların çaput bağlamaları veya ölülerden medet ummaları bilgiye değil, bilgisizliğe yaslanmaktadır. Bunlar İslam’ın rakibi olacak kadar güçlü değillerdir.
BU YÖNLÜ OKUMAYA DAİR BARİZ BİR ÖRNEK: Antik Yunan dininin varlığın başlangıcına dair birden fazla temel dayanağı vardır. Bunlardan en önemlilerinden biri, Hesiodos’a ait Protogenoi adı verilen dört ilkedir. Bunlar KHAOS – GAİA – TARTAROS – EROS’tur.
Bu dörtlü içinde Khaos (Türkçedeki “kaos” kelimesiyle karıştırılmamalıdır) her şeyi başlatan ilkedir. Bu kelimenin anlamı, “açılmış ağız” veya “içindekileri dışarı çıkaran YARIK/ÇATLAK”tır.
Bu anlayışa göre önce mekân diyemeyeceğimiz bir boşluk vardı. Sonra bu boşluktaki bir yarıktan cisimler çıktı. KOZMOS denilen şey işte böyle oluştu.
MÜLK suresindeki şu ayetlere bir de bu gözle bakalım:
(Mülk 67/3)
اَلَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۜ مَا تَرٰى ف۪ي خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍۜ فَارْجِعِ الْبَصَرَۙ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ
Elleżî ḣaleka seb’a semâvâtin tibâkâ(n)(s) mâ terâ fî ḣalki-rrahmâni min tefâvut(in)(s) ferci’i-lbasara hel terâ min futûr(in)
Diyanet İşleri Meali – O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun?
(Mülk 67/4)
ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَس۪يرٌ
Śumme-rci’i-lbasara kerrateyni yenkalib ileyke-lbasaru ḣâsi-en ve huve hasîr(un)
Diyanet İşleri Meali – Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.
Bu ayetlerin hiçbir neden yokken, hiç kimse böyle bir iddiada bulunmamışken, durup dururken “Bak bakalım çatlak/yarık görecek misin?” demesi, “Bak bakalım varlıkta bir eksiklik görecek misin?” şeklinde anlaşılmıştır. Oysa varlıkta eksiklik olduğunu söyleyen hiç kimse olmamıştır. Ama KOZMOS denilen şeyin bir yarıktan çıktığını söyleyen olmuş, hatta bunu koca bir dinin başlangıcı olarak kabul edenler olmuştur.
Yunanlılar bile tanrılarına eksiklik atfetmemişlerdir. Yaratıcı Tanrı fikrine inanan hiçbir din mensubu, yaratan Tanrının eksik gedik bıraktığına inanmamış ve bunu söyleyen kimse de olmamıştır. Ama var olanların Mutlak’a açılan bir çatlaktan sızdığını, SUDÛR ettiğini veya ZUHUR ettiğini söyleyen çok olmuştur.
Bu ayetler NEDEN, devasa felsefi sistemler kuranların sistemlerine temel aldıkları YARATILIŞ fikrinin saçmalığını mahkûm eden ayetler OLMASIN?
(NOT: Bu arada şunu da belirtmek gerekir: Antik Yunan’ın KHAOS’u ile modern dünyanın BİG BANG teorisi arasında oldukça dikkat çekici bir benzerlik bulunmaktadır.)
(BİR NOT DAHA: Modern Astronomi’nin KARA DELİK teorisi de bu açıdan ayrıca düşünülmelidir.)
(Var olanları yutan bir kara delik teorisi ispatlanırsa, olmayanları olduran bir kara deliğin de ispatlanmış olacağı söylenebilir yani Antik Yunan’ın varoluş tezinin de ispatı mümkün hâle gelir.)
Kusursuzluk sadece Âlemlerin Rabbi Allah’ın olabileceği bir şeydir.
الحمد لله رب العلمين