بسم الله الرحمنِ الرحيم

‘ALLAH-ÂLEM’ İLİŞKİSİ ÜZERİNE

“Doğa, alışılmış düzeninde işlediği sürece Tanrı’nın işlemediğini; buna karşılık Tanrı işlerken doğanın ve doğal nedenlerin âtıl kaldığını varsayarlar. Böylece birbirinden ayrı iki güç hayal ederler: Tanrı’nın gücü ve doğanın gücü.”

“Onlara göre; Tanrı’nın varlığının en açık kanıtı doğanın alışılmış düzenini kırdığını sandıkları anlarda ortaya çıkar. Bu yüzden olayları doğal nedenleriyle açıklamaya çalışanların Tanrı’yı ve inayetini ortadan kaldırdığına inanırlar.”

“Doğanın evrensel yasalarına aykırı olarak doğada gerçekleşecek bir olay, zorunlu olarak ilahi hükme, Tanrı’nın doğasına ve anlayışına da aykırı olurdu. Yahut biri, Tanrı’nın, doğa yasalarına aykırı davrandığını ileri sürerse aynı anda Tanrı’nın kendi doğasına aykırı davrandığını ileri sürmek zorunda kalır ki bu apaçık bir saçmalıktır.”

“Geriye tek bir seçenek kalır: Tanrı’nın doğayı öylesine güçsüz yarattığını, ona öylesine kısır yasalar koyduğunu söylemek. Öyle ki doğanın korunmasını ve işlerin dilediği gibi yürümesini istiyorsa, Tanrı durmadan yeniden onun yardımına koşmak zorunda kalsın.”

(Spinoza, Tractatus Theologico-Politicus (1670), VI. bölüm (“Mucizeler Üzerine”))

“Nedensellik” tartışması neden önemlidir? Çünkü nedensellik üzerine söz söyleyenler ya Gazali gibi “aktif bir Tanrı, âtıl bir doğa” ya da Aristo gibi “aktif bir doğa, hareketsiz ve âtıl bir Tanrı” temelinden hareketle söz söylerler.

Gazali ve onunla aynı inancı paylaşanlar daha işin en başında risalete inanmanın temelini mucizeye bağladıkları için tüm inançlarını buna göre kurgulamaları ve varlık tasavvurunu “aktif Tanrı, âtıl varlık” temeline oturtmaları onlar açısından bir zorunluluktur.

Buna mukabil felsefeciler de Tanrı’yı sadece kendi felsefelerini temellendirmek için, açıklayıcı bir kavrama indirgedikleri için onlar da varlık tasavvurlarını “aktif doğa, âtıl Tanrı” temeline göre oluşturmak zorundadırlar.

Müslüman kelamcılardan bazıları üçüncü bir yol bulmak için çok çaba sarfetmişlerdir ama bunu başaramamışlardır. Bu yüzden “Allah-âlem” ilişkisi ‘uyumlu bir ilişki’den ziyade ‘karşıtlık ilişkisi’ üzerine kurulmuştur. Bu temelden yapılan açıklamalar bir dip akıntısı gibi beraberinde çok ustaca saklanmış düalist bir tasavvuru getirmiştir:

Allah (Tanrı), varlığa dışarıdan müdahale eden ‘Mutlak’; Tanrı’nın müdahalesinde âtıl kalan Mutlak’tan soyutlanmış bir ‘mukayyet’.

Kusursuzluk sadece Âlemlerin Rabbi Allah’ın olabileceği bir şeydir.

الحمد لله رب العلمين

Önerilen İçerikler